
Piri Sami Hz. Hayatı
Önsöz
Bütün milletlerin tarihlerinde, o toplumun yapısına uygun olarak yerleşmiş bazı eğitim kurumlarının bulunduğu bir gerçektir. Bazıları geçmişte kalsa da bizim de toplum bünyemize uygun manevî hayatımızı yönlendiren ona bağlı olarak dünya hayatımızın ahengini teminde önemli rol oynayan müesseselerimiz mevcuttur. Esaslarını tamamen dinden alan ve her yaştaki insanımıza hitabeden tarikat müessesesi bunlardan biridir. Tarikat insanlara Allah, Peygamber ve velilerin doğru yolunu ve insan sevgisini esas alarak, güzel ahlâkı öğretir.
Tarikatların sosyal ve dini hayat yönünden en dikkat çekici yönü büyük toplulukların İslâmlaşmasındaki rolüdür. Anadolu'da olduğu gibi Avrupa, Afrika ve Asya'nın en uzak köşelerinde dahi İslâmlaşma büyük çapta ehli tarikatın çalışmaları sayesinde gerçekleşmiştir.
Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in yüce şahsiyeti ve mucizeleri; pek çok insanı iman dairesine nasıl çektiyse dervişler de fikir, davranış ve kerametlerle insanların Müslüman olmasına vesile olmaktadır. Bugün hâlâ dünyadaki İslâmlaşma hareketleri genelde, insanların gönlüne hükmeden tarikatların çevresinde gerçekleşmektedir.
Erzincan'ın yetiştirdiği mümtaz şahsiyetlerden Muhammed Sâmî Erzincanî Hz.'leri de Nakşibendi Tarikatı'mn Hâlidiye kolu'na mensup irşadla görevlendirilmiş kâmil bir şeyhtir.
Nakşibendi Tarikatı'nı "Hâlidiye" ismi ile devam ettiren Mevlânâ Halid-i Bağdadi 19. asır Osmanlı ilim ve kültür tarihine şahsiyeti ve tarikatıyla büyük tesirleri olmuştur. Mevlânâ Halid (k.s.) her biri zahiri ve batini ilimlere icazet verebilme yetkisine sahip yetiştirdiği yüz on altı halifesiyle Osmanlı Ülkesi'nde en yaygın ve müessir tarikat hizmetini gerçekleştirmiştir.
Nakşibendi Tarikatı'nın Hâlidiye kolu vasıtasıyla günümüze kadar uzanan ve canlılığını devam ettirmesine vesile olan halkalardan biri de Muhammed Sâmî Erzincanî (k.s.)'dir.
Piri Sâmî Hz.'leri ile ilgili olarak yaptığımız çalışmada ulaşabildiğimiz bütün yazılı ve sözlü kaynaklan değerlendirmeye aldık. Gerek vakıflarla ilgili belgelerde olsun gerekse Arapça, Farsça ve Osmanlıca vesikaların tercümesine özen göstererek aktarmaya gayret ettik.
Bu kitabın hazırlanmasına beni teşvik eden. hazırlanırken yardımını esirgemeyen bütün dostlara şükranlarımı sunuyorum.
Ünal TUYGUN
Önsöz
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
Ya Rabbi senin mübarek ismini anarak ve senin Rahmetine iltica ederek sözlerime başlarım. Ya Rabbi sana hamd eder, her işimde senden yardım dilerim.
Bizleri rüşt ve kemâle ulaştıran Efendimiz Hazreti Muhammed'e (s.a.v.) ve Ashâb-ı Kirâm'a salat ve selâm olsun.
Cenâb-ı Hak Kur'an-ı Kerim'de buyuruyor ki; "Haberiniz olsun ki Allah'ın veli (kulları) için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir. Onlar iman edip takvaya ermiş olanlardır. Dünya hayatlarında da ahiret (hayatında) da onlar için müjde vardır. Allah'ın sözlerinde asla değişme (imkânı) yoktur. Bu en büyük saadetin ta kendisidir."'"
Büyük İslâm âlimi Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin hayatını biraz olsun anlatabilmek ve onun yaşantısını, onun fikirlerini gelecek nesillere aktarabilmek gayesiyle hazırladığım bu kitabın, Erzincan'ın tasavvufı yapısına da ışık tutacağı kanaatindeyim. Büyük İslâm âlimi Piri Sâmî (k.s.) Hazretlerini kırık dökük kelimelerle elbetteki anlatmak imkânsız. Ancak bir başlangıçtır. İbni Mesrük Tusi Hazretlerine sordular: Tasavvuf nedir? Buyurdu ki: "Tasavvuf; ayrılık kabil olan şeyden gönülleri temizlemek ve yine gönlü kendisinden ayırmak, kabil ve caiz olmayana bağlanmaktır."
II)
Yunus, 62-64.
Aziz ve Celil olan Allah (c.c.) bir kudsî hadiste "Benim velilerim benim kubbelerim altında gizlidir. Onları benden başka kimse bilmez"'2' Bazı insanlar vardır ki şeyh ve mürşidlere dil uzatırlar. Bu onlarda hastalık haline gelmiştir. Yazık çok yazık, onlar tasavvuf cihanına erme saadetinden çok uzaklar, onlar bir düşünseler çok şey kaybettiklerini anlayacaklar. Bir hikmet var ki binlerce, milyonlarca insan bir velinin arkasında gidiyorlar.
Allahü Teâlâ (c.c.) buyuruyor ki; "Ey iman edenler, Allah'tan korkun ve sadıklarla beraber olun"(3) Hazreti Mevlânâ bir gün birini üzüntülsü gördü ve dedi ki; "Bütün gönül darlığı bu âleme gönül bağlamaktan gelir."
Gönül kuşu her dala yuva yapacak olsa yuva yapacak yer kalmaz, gönlü öyle bir yere bağlayacaksın ki binlerce kıyamet kopsa sana yalnızlık derdi çökmesin. Sen onunla olunca o seninle olmaz mı?
Erzincan, büyük İslâm âlimlerinin yaşadığı ve günümüzde de var olduğu bir yer evet bu günde var. Yeter ki gönlümüzdeki perdeyi kaldıralım, yüreğimize sevgiyi, acıyı, ağlamayı ve hepsinden önce merhameti koyalım. Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri bir sohbetlerinde buyuruyor ki; "Kimsenin kalbini kırmayınız, herkese hürmetle muamele ediniz, zira karşısındaki bir veli olabilir, böylece onların nazarına ve hikmetine kavuşursunuz. Evliyanın nazarı ve bakışı kimyadır. Eğer onu bunu incitmeyi huy ve tabiat edinirseniz bir gün
2) Tezkiretül Evliya, Feridüddin Attar. l3)Tevbe, 119.
bilmeden Allahü Teâlâ'nın (c.c.) sevdiklerinden birinin kalbini kırar üzersiniz de sonra perişan olursunuz. Nitekim Hadis-i Kudside ben kalpleri kırık olanların yanındayım buyuruldu. Bunun için her gördüğünü Hızır bil demişlerdir."'4*
İslâm dinine büyük hizmet eden, İslâm dininin dünyaya yayılmasında büyük emeği olan cihan devletinin yetiştirdiği biz fani insanların tarihimizden ve tarihimiz içerisinde yaşamış olan büyük İslâm âlimlerinin yaşantılarından alacağı çok önemli dersler var. Cihangir padişah Kanunî Sultan Süleyman Han Hdime'ye geldiğinde Karamanı Hazretlerinin mescidini büyütüp cami haline getirdi... Ve o camiye hafızlar, müezzin ve hatip tayin buyurdu. O sırada dergâhta vazife gören Cerrah Zade Çelebi Şiicâeddin Karamanı Hazretleri'nin yaptığı duvarı yıktırmayıp olduğu gibi bıraktı.
Şeyh Karamanı, dergâhını ve mescidini büyütüp imar eden mimarın rüyasına girdi. Mimar Müslüman değildi ona;
"Ey Usta dedi. Bizim camimizden evvel sen gönlünün imarına bak ve Müslüman ol. Bu hal ile ölürsen ebedî olarak ateş çukurunda kalırsın."
Mimar uykudan uyanır uyanmaz kendini sokağa attı ve çığlığı bastı; "Ey Müslümanlar haberiniz olsun artık ben de Müslüman'ım ve adını Hidâyettir."01
Ünal TUYGUN
27.02.1997
'" Evliyalar As., s.346.
İstanbul ve Anadolu Erenleri, Tacüddin Karamanı, s.486.
Erzincan'da Tasavvuf ve Tarikatlar
Tasavvuf ve tarikatlar Osmanlı döneminde önemli bir yere sahiptir. Devlet idaresinde tarikatlar büyük rol oynamıştır. 1520'li yıllardan 1920'li yıllara kadar Erzincan Merkezinde Darül İlim Medresesi, Atabek Medresesi, İftiharüddun Medresesi, Nazmiye Medresesi, Pervane Medresesi, Toruntay Medresesi, Fahrettin Gazi Medresesi, Yeni Medrese Abdulkerim Medresesi, Ahmediye Medresesi mevcuttu. Yine söz konusu yıllarda Erzincan merkezinde Hane Zaviyesi, Tarhanten Zaviyesi, Kalanderhan zaviyesi, Pir Ömer Zaviyesi, Uğurlu Mehmet Bey Zaviyesi, Ürgen Şeyh Zaviyesi, Veled Bey Zaviyesi, Abdulkadir Geylanî Zaviyesi, Haydarihane Zaviyesi. Terzibaba Zaviyesi ve Tekkesi, Şeyh Abdurrahman Acar Tekkesi ve Şeyh Abdurrahman Güven Tekkesi.
1400"lü yıllarda Erzincan'ın Üzümlü ilçesine bağlı Karakaya beldesi Halvet? tarikatının merkezidir. O dönemden günümüze kadar ilimizde bulunan tarikat isimleri; Mevlevîlik, Halvetîlik, Kadirîlik, Nakşibendîlik olup, Erzincan tarihinde yaşamış büyük İslâm âlimleri (ulema, şeyhler) şunlardır: Pir Muhammed Bahaddin Erzincanî Hazretleri, Pir Ahmet Erzincanî, Kadı Ahmet Erzincanî Hazretleri, Ömer Vecihüddün Erzincanî Hazretleri, Şerafettin Muhammed Erzincanî Hazretleri, Sadık Muhammet Erzincanî Hazretleri, Osman Abdul Muhsin Erzincanî Hazretleri, El Erzincanî Hızır Bin
Mustafa Hazretleri, Erzincanî Osman Yusuf Hazretleri, Hüseyin Salih Al Erzincanî Hazretleri, Üveys Vefa Han Zade Hazretleri, El Erzincanî Mevlânâ Pirî Hazretleri, Es Seyyid Abdulgani El Frzincanî Hazretleri, İshak Rızayi Erzincanî Hazretleri, Frzincanî Muhammet Me'mun Abdulvahhab Hazretleri, Şeyh Abdurrahman Erzincanî Hazretleri, Eğinli Mehmet Efendi Hazretleri, Hacı Hafız Mehmet Efendi, Terzibaba Hazretleri, Şeyh Hacı Fehmi Hazretleri, Şeyh Hacı Rüştü Efendi, Şeyh Fevzi Efendi, Şeyh Muhammed Abdulbaki Hazretleri, Şeyh Piri Sâmî Hazretleri, Şeyh Muhammed Beşir Efendi, Şeyh Abdurrahman Güven Hazretleri, Şeyh Dede Paşa Efendi, Şeyh Abdurrahman Acar Efendi, Şeyh Mehmet Nayır Efendi, Şeyh Abdurrahim Reyhan Hazretleri.
GİRİŞ
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri, Nakşibendi Tarikatının Halidiye koluna mensuptur.
Nakşibendi Tarikatı Buharalı Muhammed Bahaüddin Nakşibendi (1218-1389) tarafından kurulmuştur. Bu tarikat 3 koldan Hz. Muhammed (s.a.v.) son bulur.
1. Kol: Hz. Ali (k.v.), İmam Hüseyin (r.a.), Zeynel Abidin (k.s.), İmam Muhammed Bakır, Cafer Sâdık (k.s.)'dir.
2. Kol: Hz. Ebu Bekir (r.a.) Selman Farisî (r.a.), Kasım B. Muhammet Cafer Sâdık, Ebu Yezit Bistami, Ebu Hasan Harkani, Ebu Ali Farimedi.
3. Kol: Hz. Ali, Hasan Basri, Habib Acemi, Dâvud-ı Taî, Maruf Kerhi, Seriy Sakatı, Cüneyd-i Bağdadi, Ebu Ali Rudbari, Ebu Ali Kâtip, Ebu Osman Mağribi, Ebu Kasım Kürkani, Ebu Ali Ferimedi.
Silsile, günümüze kadar böylece uzanmaktadır. Nakşibendilik Ahrariye, Cemiye, Kasaniye, Mazhariye. Muradiye, Müceddidiye, Naciye ve Halidiye kollarına ayrılmıştır.
Nakşibendi tarikatının Halidiye kolu XIX. yy'da Ziyaeddin Halid (k.s.) Hz.'leri tarafından kurulmuş olup, Nakşibendi tarihinin en yaygın koludur.
Halidi kolunun Erzincan kol başı Sâmî (k.s.) Hazretleri olup bu kol aşağıdaki sıraya göre devam etmiş, günümüze kadar ulaşmıştır.
- Muhammed Sâmî-i Erzincanî (k.s.)
- Muhammed Beşir-i Erzincanî (k.s.)
- Dede Paşa Bayburdi (k.s.)
- Abdurrahim Reyhan (k.s.)
AİLESİ
Piri Sâmî Hazretleri Erzincan'ın Kırtıloğlu sülalesine mensuptur. Kırtıloğlu Mustafa Efendi'ye Osmanlı Devleti tarafından Sipahilik tımarı verilmiştir.
Sülalenin Kırtıloğlu diye anılmasının sebebi Erzincan'ın batısında bulunan OĞLAKTEPE Köyü ile
AYDOĞDU Köyü arasında KİRTİL Tımarı adıyla bir arazi olup o tımarın sahipleri olduklarından dolayıdır. Savaş zamanlarında hazırlık için belli bir miktar askerin giderleri karşılanmıştır.
Sülalenin soy şeceresi tam olarak diğer sayfadadır. Piri Sâmî (k.s.) Hazretlerinin Babası İbrahim Efendi medrese tahsili görmüş tarikat ehli bir zât olup aynı zamanda Erzincan merkez camilerinde imamlık yapmıştır.
Sâmî (k.s.) Hz.'lerinin birinci hanımı vefat etmiş ve ikinci defa evlenmiştir. Birinci hanımının ismini tespit edemedik, ancak ikinci hanımının ismi Mine Hatıın'dur. Birinci hanımından Hacı Nusrettin Efendi ikinci hanımından Eşref, Selahaddin, Şeyhattin, Fahrettin. Muhlise. Halise dünyaya gelmiş olup çocuklarından hiçbiri hayatta değildir. Torunlarının bir bölümü hâlen hayattadır.
DOĞUMU VE ÇOCUKLUĞU
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri 1847 yılında Erzincan'ın Selüke (Yeşilçay) Köyünde dünyaya teşrif buyurmuşlardır. Asıl adı Muhammed, ikinci adı Sami'dir.
Dünyaya teşrif buyurduklarında birçok hâl zuhur etmiştir. Henüz memede iken bir gün Erzincan'da ay tutulur. Ayın tutulduğu gece mahalle halkı bir araya toplanarak dua ederler. İçlerinden biri der ki; "Helâl süt emmiş bir çocuk aya tutulursa ay açılır." Bu bilge zatın sözü üzerine mahalle halkı harekete geçer ve söz konusu çocuğu aramaya koyulur, Muhammed Sâmî (k.s.) Hazretleri'ni arar bulur, aya karşı tutarlar ve ay açılır.
Diğer çocuklar gibi oyun oynamazdı, sessiz bir hali vardı. Yedi yaşında, bulunduğu mahalledeki tekkeye gider bir köşede konuşulanları dinlerdi.
GENÇLİĞİ
İlk derslerini Erzincan Müftüsü Kiremitçi zade Salih (k.s.) Efendi'den almıştır. Daha sonra Erzincan âlimlerinden Hacı Sâdık (k.s.) Efendinin tedris halkasından ilim tahsil ederek icazet almıştır.
İlmini daha da geliştirmek amacıyla İstanbul'a giden Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri, Fatih Medresesi'nde tahsilini başarıyla bitirerek Erzincan'a dönmüştür.
Yaşantısının tamamını İslâmiyet'i öğrenmek için geçiren Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri Erzincan'daki Kadiri şeyhlerinden Süleymaniyeli Şeyh Abdurrahman (k.s.) Efendiden yüce Kadiri tarikatı ve Gavslık makamıyla mükerrem olan aziz asırların kutbu Mevlânâ Şeyh Muhammed Vehbi Hayyat El Erzincanî (k.s.) Hazretlerinin birinci halifesi Şeyh Hacı Mustafa Fehmi(k.s.) Hazretleri'nden Nakşibendî tarikatını almış ve öğretmek tembihini almıştır.
Vuslat sarayının gül bahçelerine yönelmiş mükemmel büyüklerden Erzincanlı Hacı Hafız Mustafa Rüştü (k.s.) Hazretleri'nden de ders almıştır.
Şeyh Muhammed Vehbi Hayyat Hazretleri'nden tarikat almış bir zat "Ben Piri Sâmî Hazretleri büyük bir veli olacağını otuz beş sene önce keşfetmiştim. Bir vakit mahallemizin imamını değiştirmek gerekti hükümete müracaat ettik dediler ki; "Siz mahalle halkı olarak bir imam seçin, biz gerekeni yapalım." Bunun üzerine mahallenin önde gelenleri bir yere toplanıp uzun danışma ve tartışmalardan sonra Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'ni seçip uygun buldular. Kendisinin fikrini almak maksadıyla ve onay cevabını almak üzere ben ve birkaç kişiyi gecenin yansında yanına gönderdiler. Gittiğimizde gördük ki bir keten tohumu yağı çırasının ışığı karşısında dersini çalışıyordu. Biz olup biteni anlattık, dedi ki; "'Ben imamlık edemem, pederime söyleyin kabul ederse onu götürün o hizmeti o görsün" cevabını garip karşılamadık, zira gecenin o vaktinde ders çalışması bizleri hayrete düşürmüştü.
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ; "Tahsilim sırasında âlimlerden yaşlı ve salih bir zâtı ziyaretle duasını rica ettim. Dedi ki; "Oğlum benim duamdan ne gelir. Salih o ki herkesin duasını alsın. "Yani ET-TAHİYYAT'ta VE ÂLÂ İBADİLLAHİ-S SALİHİN" Allah'ın selâmı bize ve Allah'ın salih, iyi kullarına olsun manasındaki müminlerin dualarına dahil olan salihler zümresinden olmaya çalış."
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ; "Hacı Fehmi (k.s.) Hazretleri derdi ki, ilim isteyen bir talebe hocasının huzurunda kitabını açıp nasıl ki satırlardaki ilmi tahsil ederse, mürid de mürşidinin huzurunda kendi kalp kitabına bakıp öylece huzur ilmini elde etmeye çalışmalıdır."
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri İstanbul'da Fatih Medresesi'nde okurken boş zamanlarında bir saat tamircisinin yanında çalışmış ve buradan aldığı parayla geçimini sağlamıştır. Flocasının ısrarı üzerine çok kısa bir süre Tekirdağ ilindeki bir camide imamlık yapmıştır. Fatih Medresesi'ni başarıyla bitiren Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri müderrislik icazetnamesini alarak Erzincan'a dönmüş ve Erzincan'ın Üzümlü ilçesine bağlı Karakaya Beldesinde bulunan Piri Mehmet Efendi Camisinde imamlığa başlamıştır.
Karakaya Beldesi'nde bulunan (13 Mart 1992 depreminde yıkılmıştır) Piri Mehmet Efendi Camisinin aynı zamanda Vakıf Başkanlığını da yürüten Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri hafta sonları Erzincan iline gelerek Cami-i Kebir'de sohbet etmiştir.
Karakaya Beldesi'nde imamlık yaptığı tek odalı ev Karakaya Belediyesi tarafından tamir edilmiş ve ziyarete açılacaktır. İmamlık yaptığı dönemde bir hâdise yaşayan Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri imamlığı bırakarak Karakaya Beldesi'nden ayrılmıştır.
PİRİ SÂMÎ HAZRETLERİNİN
ABDURRAHMÂNİ TAHİ HAZRETLERİYLE
TANIŞMASI (1882)
Karakaya Beldesi'ndeki imamlık görevinden ayrılan Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri bir süre memuriyet almıyor. Maddî durumundan dolayı hükümetten yeniden görev isteyen Piri Sâmî Hazretleri, Erzurum Rüştiyesinde dört yıl muallimlik yapıyor, Erzurum'dan daha sonra Hınıs İlçesi'ndeki medresede muallimlik görevine atanıyor. Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretleri ile ilk tanışması burada gerçekleşiyor. Bir gün Tahi (k.s.) Hazretleri, Hınıs'a teşrif buyuruyor. Piri Sâmî Hazretleri birkaç arkadaşıyla ziyaretine gidiyor.
PİRİ SÂMÎ HAZRETLERİ BUYURDU Kİ; "Büyük Pir Şeyh Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretlerini henüz görüp kalp arzusu ile bağlanmadan önce bir gün Hınıs'a teşrif ettiklerini söylediler. Bazı zatlarla beraber resmi bir surette ziyaretine gittik. Mübarek dizlerinin üzerine bir yastık alıp ona dayanarak oturuyordu. Biz içeri girince az bir miktar ayağa kalktı. Dillerini bilmediğim için tercümana dedim ki; Şeyh Efendi Hazretlerine arz et ki; "Kendi nefsini tanıyıp bilen Rabbini de bilir"mealindeki Hadis-i Şerifi tefsir buyursunlar, dinleyelim.
Tercüman bu ricamı arz edince, buyurmuş ki; "Arapça mı, yoksa Farsça mı anlatayım. Dedim ki; 'Arapça anlatsınlar', bu Hadis-i Şerifi Arapça olarak tam bir araştırmacı ehliyetiyle açıklayarak tefsir buyurdu. Orada bulunan halifeleri büyük Pirin böyle sohbetine sebep olduğum için bana memnuniyetlerini açığa vurdular."
Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretleri'nin sohbetinden büyük zevk alan Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri Büyük İslâm âlimi Tahi (k.s.) Hazretlerine intisap eder.
PİR] SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ; "Teslim ve bağlanmak maksadıyla Hınıs'tan kalkıp HAZRETİ PİRİ ÂZAM'ın ziyaretine gittiğimde ev halkıyla bulunduklarından bazı hocalar ile çadırda biraz oturduk. O vakit Mübarek Ramazan olması münasebetiyle "Ramazan hilâlini görmek şer'i meselesini görüşüp tartışıyorlardı. Bu esnada dediler ki Hazret-i Pir geliyor." Hepimiz çadırdan kendilerini karşılamaya çıktık, sarığı gayet güzel sarılmış ve iki pamuk entari üzerine güzel bir kürk giymiş idi. Henüz olgunluk ve hakikatini tamamen anlamaksızın derhal zâtına âşık oldum.
Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretleri'ni. köyü Nurşin'de (Güroymak İlçesi'nde) ilk kez ziyaret eden Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri görev yaptığı Hınıs'a geri döner. Ancak rahat değiidir.
PİRİ SÂMÎ HAZRETLERİ BUYURDU Kİ; "Kendilerine teslim ve tarikata bütün kalbimle girdikten sonra bir müddet mübarek ziyaretlerine gidemedim, o kadar muhabbet ve arzum var di ki yanıyordum. Gece gündüz rahatım ortadan kalktı. Bir gün birkaç zat ile beraber Hınıs'tan kalkıp Nurşin'e (Güroymak) gittim. Bir çimenlik yerde Gavs-i Azam seyyid Sibgatullah (k.s.) Hazretlerinin memleketi ürünlerinden bir deri yastığa dayanmış, sohbet ediyordu. Beyaz çoraplı mübarek ayağını biraz uzatmış idi. Onun mübarek nurlu yüzünü görünce muhabbetim taştı, iradem elimden alındı. Hemen eğilip ayağını öptüm. Buyurdu ki; "Hay Hoca öyle bir mürid olmuş ki, artık ele kanaat etmiyor da ayak öpüyor."
İkinci ziyaretinden sonra Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri tekrar görev yeri olan Hınıs'a döner. Tahi (k.s.) Hazretleri bir ay sonra Hınıs'a teşrif buyurur ve Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri şeyhinin ziyaretine gider.
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ; "Birkaç memurla Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretleri'nin ziyaretine gittik. Huzurunda emretmeksizin oturamazdım." Mübarek sarığını mübarek gözlerinin üzerine indirmiş, bülbiilî (coşkulu) bir sohbet ediyordu. Bana otur demedi. Konak sahibi Nusret Ağa mumun ucunu almak bahanesiyle şeyh hazretlerinin yanına yaklaşarak; "Erzincanlı Hoca ayakta kaldı, emret otursun" demesine rağmen hiç duymadı.
Nusret Ağa tam üç defa oturmam hususunu Tahi (k.s.) Hazretleri'ne söylemesine rağmen bana otur denilmedi. Herkes oturup da beni ayakta bekletmesinden dolayı pek ziyade canım sıkıldı. Gönlümden türlü türlü vesveseler geçti. Kendi kendime dedim ki; "Acaba bu Şeyh'in yanına gelmeyenler hep cehenneme mi gidecek? Artık bir adamı bu kadar insanın içinde bunca sıkmak olur mu? Kısacası sohbet son buluncaya kadar bu gibi düşüncelerle tamiki saat kadar ayakta kaldım.
Sohbet sonunda dağıldık, gönlüme bir şevk ve muhabbet meydana geldi. Evvelce gönlümden geçen düşünceler tamamıyla irade (istek) ve muhabbete dönüştü." Oturmam için sık sık ricada bulunan konak sahibi Nusret Ağa'ya Tahi (k.s.) Hazretleri sonradan buyurmuş ki: "Niçin bırakmazsınız ki kardeşlerimizi terbiye edelim. Hocanın oturması için niçin o kadar zorladın? Buranın halkı yanında onun kıymet ve itibarı vardır. Onda meydana gelmiş olan varlığını kırmak için böyle bir fırsat her zaman ele geçmezdi."
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ
ABDURRAHMANI TAHİ (k.s.) HAZRETLERİ
DERGÂHINDA (1882)
Gün geçtikçe şeyhine karşı muhabbeti artan Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri Hınıs'taki muallimlik görevinden istifa eder ve Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretleri'nin Nurşin (Güroymak) deki dergâhına gider.
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ; "Memurluğu bırakarak Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretleri terbiye dairesine girdiğimin başlangıcında bir odada meşgul oluyordum. Tahi (k.s.) Hazretleri'nin damadı Molla Hasan yanıma gelip öteden beriden söz açtı. Bana dedi ki; "Sen buraya niye geldin, senin ilmin mi yoktu amelin mi yoktu? Halbuki hepsi sende var, öyleyse buraya niye geldin?" Madem ki buraya bir kere gelmişsin ne kadar kalmak niyetindesin? Sen memurluğu da bıraktın, buradan gittikten sonra ne yapacaksın? Dedim ki; "Allah aşkını, sevgisini öğrenmeye geldim, bu kapıya baş koydum, muhabbet tahsili için beş sene burada kalmaya niyet ettim."
Molla Hasan dedi ki; "Bu niyetin çok ince bir niyettir, fakat beş senede maksadın yerine gelemezse ne yaparsın?"
"Ne yapayım çıkar giderim. Ya köylerin birinde imamlık ederim, yahut gene bir memurluk elde eder çoluk çocuğumun geçimini sağlamaya bakarım."
Molla Hasan belli etmediyse de konuşmam hoşuna gitmemişti.
"İnşallah maksadınız daha tez hasıl olur" diyerek yanımdan ayrıldı. Meğer Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretleri damadı vasıtasıyla beni imtihan ediyormuş.
Molla Hasan beş-altı saat sonra bir daha yanıma gelerek dedi ki; "Sen diyorsun ki beş sene burada kalırım, maksadım yerine gelmez ise gene köylerin birinde imamlık ederim. Yahut yine memurluk alırım. Anlaşılan sen buraya yalnız gelmemişsin (Allah tektir, teki sever) bu yüce tarikat yalnızların işidir. Halbuki senin fikrinde başka şeyler var sen buraya yalnız gelmemişsin, boş yere bekleme eline bir şey geçmez. Vakit varken çık git işine bak.
"Molla Hasan'ın bu sözleri üzerine halis (ihlaslı bir niyetle) elini öperek dedim ki; "Senin önünde dönüş yapıp tövbe ediyorum. Sen Türkçe biliyorsun, ara sıra buraya gel sohbet edelim. Ben o niyetimden döndüm. Bu kapıdan hiç ayrılmamaya niyet ettim."
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ; "Tarikata girdiğimin başlangıcında huzura ne kadar dikkat ettimse de zihnimi huzura bağlayamadım. Tahi (k.s.) Hazretlerine dedim ki; "Efendim bu yüce tarikattan fayda almaya belli ki kabiliyetim yok. Müsaade buyur çıkıp gideyim."
Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretleri buyurdu ki; "Nakşibendi tarikatında kabiliyet şart değil."
Bunun üzerine uzun müddet bana Zuhurat kapısı açılmadı.
Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretleri buyurdu ki; "Senin üzerinde kulların hakkı var. Bu haklar sana maneviyat kapılarının açılmasını engelliyor. Helâllik almalısın."
Gerçekten de Hınıs'taki ağaların birinden bir iş dolayısıyla bir miktar para alınıştım. Hemen Hınıs'a hareket ettim. Para aldığım ağanın yanına gittim ve dedim ki; "Senin benden bu kadar alacağın var, bu parayı al ya da helâl et."
Ağa ne parayı alırım, ne de helâl ederim. Benim bir güzel seccadem var. Niyet etmiştim Piri Tahi (k.s.) Hazretleri'nden bir müridine hediye etmeye. Eğer bu seccadeyi kabul edersen ben de hakkımı helâl ederim.
Seccadeyi kabul ettim. O da hakkını helâl etti. Allah'a şükürler olsun ki (manevî) fetihler ortaya çıkmaya başladı.
Nurşin (Güroymak) da konuşulan dil genelde Farsça ve Arapça'nın karışımı bir dildir. Halkı Arapça ve Farsça'yı da çok iyi konuşmaktadır. Piri Sâmî Hazretleri, Türkçe'yi, Arapça'yı çok iyi bilmektedir. Ancak konuşulan dili bilmemektedir. Oysa mürşidi Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretleri sohbetlerini genellikle o dilde yapmaktadır. Buna rağmen Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri sohbetlere katılmaktadır.
PİRİ SÂMÎ HAZRETLERİ BUYURDU Kİ;
"Tarikatta yol alırken pek çok meşakkatler çektim. Halkın çoğunluğu Türkçe'yi bilmezler. Yörenin dili genelde Farsça'nın karışımı bir dildir. Tahi (k.s.) Hazretleri'nin her sohbetinde bulunuyordum. Sohbetinin neden ibaret olduğunu anlayamazdım. Fakat buna rağmen sohbet meclisinden pek çok feyiz ve muhabbet alırdım. Büyük Pir Hazretleri böyle sıkıldığımı bilip durumuma oldukça merhamet buyurmuş, bulunmadığım bir yerde demiş ki;
"Hoca dilimizi anlamıyor, kilim arasında yatmaya alışmamışken, şimdi ahır içinde kilim arasında yatıyor."
Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretleri Piri Sâmî Hazretlerine büyük ilgi gösteriyor ve yanında bulunan hocalara Erzincanlı hocayla yakından ilgilenmeleri talimatını veriyor, bir gün Piri Sâmî (k.s.) Hazretlerini yanına çağıran Tahi (k.s.) Hazretleri buyurdu ki; "Hoca sen halini söylemiyorsun, bir mürid üç günden fazla halini şeyhine söylemez ise müridden müridlik gider, şeyhten de şeyhlik gider." Kâtibi Molla Mustafa dedi ki; "Efendim Erzincanlı hoca dilimizi bilmez sıkıldığı için halini arz edemiyor, emrederseniz ben aracı olayım."
Tahi (k.s.) Hazretleri buyurdu ki; "Halini başkalarına açmamak şartıyla aracı ol."
Molla Mustafa'nın vasıtasıyla Tahi (k.s.) Hazretlerine durumumu arz ediyordum. Bir gün Tahi (k.s.) Hazretleri benden bir kutu kibrit istedi. Kibritin konuşulduğu dilini bilmediğimden elime bir kibrit kutusunu alıp Arapça dedim ki; 'Kibrit işte budur, kutuda budur "Berid" Farsça kelimesi de malumlarınızdır." Ben işi anlayınca bu halimden dolayı Tahi (k.s.) Hazretleri sevinçlerini açığa vurdular.
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretleri'nin Dergâhında yirmi dört saatini Allah sevgisini öğrenmekle geçirir. Dillerini bilmediği halde sohbetleri dinler. Günlerce sohbetleri dinlemesine rağmen hiç konuşmaz. Bir gün sohbet bitiminde sohbette bulunan bazı müridler "Sen sohbetten hiç bir şey anlamıyorsun, boşuna gelip oturuyorsun", dediler. Bunun üzerine Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri; "Şeyhimiz az önceki sohbette şunları buyurdu" deyip herkesi hayrete düşürdü.
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri yirmi yedi gündür Tahi Hazretlerinin dergâhındadır ve çok büyük mesafeler kat etmiştir. Günün birinde dergâhta bulunan Seyyid İbrahim Efendi Tahi (k.s.) Hazretlerine "Efendim Erzincanlı hoca hiç konuşmuyor derdini de açmıyor. Tahi Hazretleri buyurdu ki; "Hoca yirmi yedi gündür halini söylüyor. Yirmi yedi senelik yolun bağlısı Seyyid İbrahim sen ki halini söylemiyorsun. Geçen geçti çık buradan git."
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ; "Bir gece abdest alırken bana bir hâl oldu, yüzümü yıkıyorum öyle bir zanna kapılıyorum ki sanki Allah (c.c.)'ın yüzüne bakıyorum (haşa sunime haşa) gece yansı gittim Tahi Hazretleri'nin hizmetçisine dedim ki; "Efendime git arz et, Erzincaırlı hoca halini anlatacak." Tahi Hazretleri bir elinde keçe, bir elinde yastık dışarıya teşrif buyurdu, keçeyi bana verdi, yastığın üzerine kendi oturdu. Az önce yaşadığım olayı kendilerine arz ettim. Beni ziyadesiyle azarladı, payladı ve kötüledi. Buyurdu ki; "Kul nere Alemlerin Rabbi olan Allah (c.c.) nere." Bunun üzerine o hâl benden yok oldu gitti.
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri, Tahi (k.s.) Hazretleri'nin dergâhında iyice pişmekte ve kemâle ermektedir. Elinde olmayan bazı hâller zuhur etmektedir. Yüreğindeki Allah (c.c.) sevgisi seller gibi coşmakta kabına sığmamaktadır.
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ; "Tarikata bağlandığım ilk zamanlar bana bir hâl oldu ki her neyim varsa kim ister ise verirdim. Hatta saatimi bile verdim. Ama sonradan bana bir pişmanlık geldi ve şöyle düşündüm: "Benim verdiğim şu saate ihtiyacım var idi, niçin verdim? Ama sonradan aklımdan geçirdiklerimden dolayı pişman oldum ve Şeyh Ahmet Efendiye dedim ki: "Ben saati falan zata hediye ettim. Ancak sonradan aklımdan verdiğim için pişmanlık geçti. Ama ben saati hediye ettiğim için çok memnunum, o yaptığım hediye ve hibenin sevap ve faziletlerine noksanlık gelir mi? O da dedi ki getirmez, senin hediyen yerinde kalmış olur.
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ; "Bir gün Molla Abdulhakim ile beraber Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretleri'nin hanımı Fatma Hatun'un kabrini ziyarete gittik. Orada bana bir hâl oldu. Tahi (k.s.) Hazretleri'ne durumu arz ettim. Buyurdu ki; "Hayır olsun bu senin halin değil yanında kim vardı? "Molla Abdulhakim vardı" dedim. Buyurdu ki; "O hâl onun hâlidir, ondan sana yansımıştır."
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ;
"Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretleriyle birlikte Zerikan köyüne gittik, orada Molla Abdulhakim ile birlikte bir yerde misafir olduk. Molla Abdulhakim bana dedi ki; "Tahi (k.s.) Hazretlerinin halifesi Hacı Süleyman Efendi bu köy
kabristanında yatmaktadır, kabrine git ve de ki (büyük Pir Hazretleri bana himmet etsin) dedim ki; "Kabirde böyle söylemekten ne çıkar?" cevaben dedi ki; "Sen git dediğim gibi yap, ben de Mushaf-i Şerifi (Kur'an-ı Kerim'i) alıp kabristana gittim. Kur'an okudum, sevabını ruhuna hediye eyledim ve şöyle dua ettim: "Hacı Süleyman Efendi ben garibim, fakirim, çaresizim, gerçi liyakatim ve hak ettiğim yoktur, fakat onların lütuf ve kerametleri çoktur. Tahi (k.s.) Hazretlerine rica et bana himmet etsin." Böyle niyaz ettikten sonra döndüm geldim, misafir olduğumuz evin sahibi dedi ki; "Tahi Hazretleri'ni davet ettim bizim evi şereflendirecekler", ikindi namazından sonra Tahi Hazretleri eve teşrif etti. Onu karşılamak için dışarı çıktık ki hizmetçisiyle beraber geliyor.
Bana yaklaşınca elimi omzuma koyup buyurdu ki; "Hoca bugün sen Hacı Süleyman Efendiye benziyorsun." Elimi elime alarak, gel Hacı Süleyman Efendiye seni anlatalım.
ABDURRAHMANI TAHİ (k.s.) Hazretleri buyurdu ki; "Bu zat Bitlislidir. Hanesi Nurşin'de olup Nurşin'de keyifsizlenmiş. Biz o vakit bu köyde idik, hasta olduğu halde buraya çıktı geldi. Şu niyetle ki eğer vefat eder isem Pirimin yanında vefat edeyim. Ve bir de, "Garip olarak gurbette ölen şehit olarak ölmüştür" mealindeki hadisi şerifin hükmünce garip olduğu halde ölüp şehitlik mertebesine ulaşayım, diye düşünmüştü.
Can çekişme halinde bizim Şeyh Fethullah Efendiye danışmış ki; "Açıktan kelime-i tevhid okusam nisbetime zarar verir mi?" diye sorunca Şeyh Fethullah demiş ki; "Hayır zarar vermez, çünkü hadis-i şerifte ölmek üzere olanlarınıza lâ ilahe illallah sözünü telkin ediniz" emri varid olmuştur. "Lâ ilahe illallah işte şahit olunuz ben müminim."
"Hadis-i Şerifte bııyurulmuştur ki (son sözü Iâ ilahe illallah olan Cennete girer) sen kelime-i tevhidi okuduktan sonra başka söz söyledin. Son sözün kelime-i tevhid olmadı." Tekrar lâ ilahe illallah Muhammedun Resûlüllah (s.a.v.) demiş. Şeyh Fethııllah Efendi (k.s.) demiş ki; "Hadis-i Şerifte Muhammedun Rasûlüllah belirtilmemiştir. Yine son sözün sayılmaz." Bunun üzerine, Lâ ilahe illallah diyerek Cenâb-ı Allah (c.c.) huzuruna varmış ve artık başka söz söylemeksizin ruhunu teslim etmiştir.
"Köyümden uzak eyledi ruhu canını teslim, kim ki garip olarak ölürse o şehit olarak ölmüştür."
Adı geçen Hacı Süleyman Efendi son nefeslerini vermeye yakın Tahi (k.s.) Hazretleri yanına gelir ve Halifelerine buyurur ki; "Hacı Süleyman Efendinin ruhuna Cennet kokulan yayılıyor. Sakın cahillerden kimse yanına bırakmayınız, zira o güzel kokulara tahammül edemezler."
1882 yılında Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretlerinin dergâhına giren Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri Şeyhi Tahi (k.s.) Hazretlerine o kadar bağlanmıştır ki artık gözü hiç bir şey görmez. Piri Sâmî (k.s.) Hazretlerini yanına çağıran Tahi (k.s.) Hazretleri buyurdu ki; "Kimse sanmasın ki, bu huzuru oturarak ve istirahat ederek bulduk. Seni bir kere kırıp yapmak geliyor, yani bir sefere çıkmak icabediyor.
İstersen Erzincan'a git gel istersen de, ben Hizan'da Gavs-ı Azanı (k.s.) Hazretleri"nin ziyaretine gideceğim sen de benimle birlikte gel. Sâmî (k.s.) Hazretleri buyurdu ki "Efendim Hizan'a gelirim Erzincan'a gitmem." Tahi (k.s.) Hazretleri buyurdu ki; "Pekâla gel ama dersen ki benim şeyhim oraya gider, gittiği dergâhta kendisine saygı gösterilir, k.ymet verilir öyle düşünme, biz o kapının hizmetkârıyız. Sen orda düşündüğün gibi olmadığımızı görünce düşün, bak ihlasına zarar gelir mi?" Sâmî (k.s.) Hazretleri buyurdu ki; "Efendimin emirleri üzerine düşündüm ve kendilerine Erzincan'a giderim- dedim ve Erzincan'a gelerek birkaç gün kaldım.
HALİFE OLUŞU
VE ERZİNCAN'A DÖNÜŞÜ
(1882-1883)
1882 yılında mürşidi Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretleri'nin yanına giden Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri 1883 yılında, yani bir yıl gibi kısa bir sürede halife olarak Erzincan'a dönüyor. Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri Halife oluşunu ve Erzincan'a dönüşünü şöyle anlatmaktadır:
"Tahi (k.s.) Hazretleri beni halifesi kılarak Erzincan'a göndereceği vakit Hizan'da Gavs-ı Azamın mübarek türbesine götürüp hırka-i şeriften bir uğur ve bereket saymak maksadıyla kendi üzerinde bulunan entariyi çıkarıp orada bana giydirdi. "Erzincan'a gelmek için emrolunduğumda yola çıkacağım gün bana birçok tavsiyeler buyurdu. Kendisiyle vedalaştıktan sonra dışarıya çıkıp halifelerinden Hacı Yusuf Efendi'ye rica ettim ki; "Şu benim mendilimi al Tahi (k.s.) Hazretleri'nin cebine koy onun kendi mendilini de bana getir. Hacı Yusuf Efendi mübarek mendilini bana getirdi." Mübarek mendilini boynuma bağladım, tam kırgınlık ve düşkünlük içerisinde tekrar zâtının yanına vardım. Elini öptüm ve dedim ki; "Efendim her ne kadar ayrılıp gidiyorsam da bu kapının boynu sırmalı Kelpi'yim." Tahi (k.s.) Hazretleri buyurdu ki; "Bakın hoca ne diyor? Her ne kadar görünüşte ayrılıp gidiyorsam da manen gönlüm buraya bağlıdır."
Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretleri'nin dergâhında kırk yedi tane icazetli hoca vardır. Birçoğu yıllardır dergâhta hizmet etmesine rağmen icazet alamamıştır. Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin bir yıl gibi kısa bir sürede icazet alarak Erzincan'a görevlendirilmesi dergâhta bulunan hocaları ve müridleri rahatsız etmiştir. Bu rahatsızlığın farkına varan Tahi (k.s.) Hazretleri orda bulunanlara buyurur ki; "Efendiler hocanın icazetini daha önceleri verecektik. Ancak sizlerin böyle rahatsız olacağınızı tahmin ettiğim için bu zamana kadar uzattım. Erzincanlı hoca buraya geldiğinde sobası temizlenmiş, kuru odunla doldurulmuş, önünde de tutuşturucu yerleştirilmiş duruyordu, ben sadece kibrit çaktım."
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin halife olması dergâhta rahatsızlık meydana getirmiştir. Dergâhta bulunan hocalar, "Efendim biz yıllardır buradayız, bizden birine verilseydi, daha iyi olmaz mıydı?" diyorlar. İtirazda bulunan müridlere Tahi (k.s.) Hazretleri buyuruyor ki; "Erzincanlı hocayla birlikte kabristanda falan zâtın türbesine gidiniz. Ne zuhur ederse gelip burada nakil ediniz, itiraz eden hocalar söz konusu türbeye Piri Sâmî (k.s.) Hazretleriyle birlikte gidiyor ve türbenin bulunduğu yerde meydana gelen hadiseyi Tahi (k.s.) Hazretlerine şöyle anlatıyorlar:
Efendim Erzincanlı hocayla emredilen türbeye gittik ve o zâta teveccüh edince gördük ki bir ulu divan kurulmuş
Resulullah Efendimiz yanında Hulefa-i Raşidin ve Sahabe efendilerimiz ile Şahı Nakşibend ve diğer Pirlerimiz oturmuşlar.
Erzincanlı hocayı huzura getirdiler. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in emir buyurması üzerine hocanın başına bir sarık sarılıp beline bir kuşak kuşatıldı ve eline bir asa verilerek dua buyrulup fatiha okundu. Tahi (k.s.) Hazretleri buyurdu ki; "Oğlum, Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimizin emrine muhaliflik olur mu? Hocanın halifeliğini kimlerin emrettiğini gördünüz. Bizim elimizde olsa halifeliği evlâtlarıma veririm.
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri Erzincan'a geleceği vakit Tahi (k.s.) Hazretleri tarafından yanına Cuma adında bir mürid görevlendiriliyor. Cuma, Erzincan'da Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin halifeliğini duyurmak ve zâtını insanlara anlatmakla mükelleftir.
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri geldiği ilk gün önceden imamlık yaptığı Karakaya Beldesi'nde kalmıştır. Daha sonra Erzincan'a dönen Sâmî (k.s.) Hazretlerinin yanında gelen Cuma adlı müridden kendisinden övgüyle bahsetmesinden dolayı rahatsız olmuş ve bu övgülere lâyık olmadığını, rahatsızlığını Tahi (k.s.) Hazretlerine bildirmiştir. Cevaben bir mektup yazan Tahi (k.s.) Hazretleri mektubunda buyuruyor ki; "Şüphesiz Cuma, Erzincan'da nisbeti ilan etmeye sebep olmuş, yani tarikata bağlılığını ve başkalarının da bağlanması gerektiğini duyurmuştur."
1883 yılında Erzincan'a dönen Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri doğum yeri olan Selüke (Yeşilçay) Köyü'ne yerleşmiştir. Altı ay süreyle bu köyde ikamet etmiş ve tekke açmamıştır. Ancak birçok insan gelerek kendisine mürid olmuştur. O dönemde Erzincan'ın nüfusu elli üç bin dokuz yüz kırk yedidir ve birçok dergâh ve medrese mevcuttur. Bundan dolay da bazı endişeleri vardır. Tahi (k.s.) Hazretlerine aşağıdaki mektubu yazar:
"Efendim beni Erzincan'a gönderdiniz, halbuki ben bîçareyim, fakirim, yalnızım, kimsesizim, Erzincan'da büyük âlimler var. Şeyhler de bulunuyor, her ne kadar nisbetleri yoksa da şöhretleri vardır. Burada nisbet neşri, (yani size bağlanmayı yayabileceğim) aklım kesmiyor."
Mektuba cevaben Tahi (k.s.) Hazretleri şöyle buyuruyor; "Kişi yâr yolunda ceset olmalı, cansız olmalıdır. Yani Allah (c.c.) yolunda cesur ve yürekli olmalıdır, sen kimsesizim yalnızım diyorsun. Keşke yalnız olsan, yalnızlık pek hoştur. Yüce Allah (c.c.) yalnızları sever. Allah (c.c.) yalnızlarla beraberdir."1
Abdurrahmanı Tahi Hazretlerinin Halifeleri
1. Şeyh Muhammed Sâmî (Erzincan)
2. Şeyh İbrahim Çokresi
3. Şeyh Mustafa (Bitlis)
4. Şeyh Süleyman
5. Şeyh Yusuf (Bitlis)
6. Şeyh Fethullah (Verkanis)
7. Şeyh Abdülhadi Çarçahi
8. Şeyh İbrahim (Bulanık)
9. Seyyid Tahir Abri
10. Molla Ahmet Taşkesenli (Erzurum)
11. Molla Abdullah (Hizan)
12. Şeyh Abdullah (Nurşin)
13. Şeyh Reşit (Nurşin)
14. Seyyid İbrahim (Siirt) Zukayd
15. Seyd Abdulkahhar (Siirt)
16. Şeyh Abdulhakim (Siirt)
17. Şeyh Abdulkadir Melekand (Hezan)
18. Haceli Yusuf (Hınıs)
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin Mürşidi Şeyh Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretleri'nin hayatını ve fikirlerini anlatan İŞARETLER adlı kitapta Tahi (k.s.) Hazretleri'nin birinci halifesi olarak Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri gösterilmiştir. (Ümran Yayınları, s. 18)
KIRTILOĞLU DERGÂHI (1884) (PİRİ SÂMÎ HAZRETLERİ)
Tahi (k.s.) Hazretleri'nden icazet alan Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri Erzincan'da, dergâhını kurma kararı alır ve konuyu dedesine açar. Dedesi; "Allah yoluna tüm malım feda olsun sen insanlara hizmet etmek istiyorsun, arazimden bir bölümünü satarak senin dergâhı yapmana yardımcı olacağım" der ve bir bölüm arazisini satarak Piri Sâmî (k.s.) Hazretlerine parasını verir. Bu parayla eski Erzincan (1939 depreminden önceki Erzincan'ın yerleşim yeri) da bir arazi satın alarak dergâhını kurar.
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin sohbetlerine akın akın insanlar gelir. Ancak Piri Sâmî (k.s.) Hazretlerinin ilminden ve ününden rahatsız olan bazı guruplar; "'O şeyhin dergâhına gitmeyiniz, gidenler deliriyor" gibi lâflar üretirler.
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin ününü Erzincan ve civarında duymayan kalmamıştır. Mürşidi Tahi (k.s.) Hazretleri'ne yazdığı bir mektupta "Bir ayda on beş köy tarikatımıza girmiştir. Haftada on beş kişi tarikatımıza girmektedir." Mektuptan da anlaşılacağı üzere Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin büyük bir kalabalık müridi vardır. Erzincan'daki hocalardan bazıları Sâmî (k.s.) Hazretleri'nden rahatsızlığı hat safhaya ulaşmış ve dördüncü kolordu komutanı Müşir Zeki Paşaya giderek "Efendim Şeyh Sâmî (k.s.) Efendi geldi geleli halkımızın huzuru kaçtı, ne hikmetse o dergâha gidenlere bir haller oluyor. Sizden ricamız Padişahımız Abdulhamit Hana bu durumu iletseniz."
Hocaların şikâyetini Padişaha yazmaya niyetlenen Müşir Paşa gördüğü bir rüya üzerine niyetinden vazgeçer. Konuyla ilgili şu menkıbe anlatılmaktadır:
"Müşir Paşa şikâyetin olduğu gece rüyasında Piri Sâmî (k.s.) Hazretlerini kendisiyle konuşurken görür. Gece saat 3'te uyanarak yaverini çağırır ve arabasının hazırlanmasını emreder. Arabaya binerek Kırtıloğlu dergâhına Sâmî (k.s.) Hazretlerinin yanına gider, dergâhın kapısına vardığında Piri Sâmî (k.s.) Hazretlerinin beklediğini görür ve şaşırır. Sâmî (k.s.) Hazretleri; "Hayırdır Paşam, gecenin bu saatinde nereye böyle?" der. Bunun üzerine Paşa "Bitmiyordun da gecenin bu saatinde kapıda ne beklersin?" der. Bu olaydan sonra paşanın Şeyh Efendiye karşı muhabbeti artar ve dergâha sıkça gidip gelir.
Bir gün Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri paşaya buyurdu ki; "Dergâha her zaman gidip gelmek olmaz. Alemin nizamı bozulur, sen az git gel gönlün burada olsun yeter." Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin bu ince teşhisi, paşanın devletin işlerini aksatabileceği endişesinden kaynaklanmıştır.
Dergâhın kurulduğu yerde zaman içerisinde Mecidiyeke adında bir mahalle meydana gelir. Dergâhın bulunduğu yerde dergâha ait iki ev ve bir cami zaman içerisinde inşa edilmiştir (söz konusu yerler 1939 yılındaki Erzincan depreminde yıkılmıştır).
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri, Mürşidi Tahi (k.s.) llazretleri'yle birlikte mürşidinin çiftliği olan Tefık Köyü'ne gider ve; "Efendim bu köy nasıldır?" diye sorar. Tahi (k.s.) Hazretleri buyurur ki; "Efendimin köyüdür çok iyi bir köydür, suları var, çayırları var, âşıkları var. Hoca sen yarın Erzincan'a gittiğinde; izzetler, ikramlar görürsün ve benimle beraber gezdiğin günleri hatırlar, zevk o zevk idi, sefa o sefa idi, hizmet o hizmet idi" dersin.
Tahi (k.s.) Hazretleri'nin buyurduğu gibi Sâmî (k.s.) Hazretleri Erzincan'da büyük ilgi ve hürmet görüyordu. Ancak bazı gruplar bu ilgi ve hürmeti çekemiyoıiardı.
Bir gün Erzincan'da bulunan Erzincanlı hocalardan Baki Haba,( ' Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin dergâhına gider ve şöyle der:
"Sâmî Efendi elini önüme getir de göreceğini göresin. Ihınun üzerine mübarek şöyle karşılık verir. "Ben bu memlekete kavga etmeye gelmedim, siz büyük adamsınız, sizinle imtihan olmaya ne haddim var."
Erzincan'da bulunan Hacı Fehmi (k.s.) Hazretleri'nin dergâhına giden bir grup Piri Sâmî Hazretleri'ni kötülemek maksadıyla; "Efendim Kırtıloğlu Dergâhına gidenler gerek leveccühde, hatm-i Hace esnasında ayılıp bayılıyorlar." Hacı Fehmi (k.s.) Hazretleri buyurdu ki; "Şeyh Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretleri'nin bu zatlar üzerinde mutlaka bir tasarrufu var. Kendisi şimdi muhibdir. Allah (c.c.) âşıklarındandır, onun şevk ve aşk ateşi müridlerine yansımakta olup tahammül ( (*)Haki Baba Erzincan'da o dönemde görev yapan bir cami imamıdır.) edemeyenler de bağırıp çağırıyorlar, ne vakit HABİB olursa (kendisi sevgili makamına erişirse) müridlerinde o hâl kalmaz.
Bir gün bir zat Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin müridleriyle karşılaşarak; "Ben sizin şeyhinize inanmıyorum. Eğer himmeti varsa beni bu inkarcılıktan vazgeçirsin, kendisine cezbetsin (çeksin). Söz konusu zâtın konuşmasını müridleri Sâmî (k.s.) Hazretlerine iletirler.
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ; "Gidiniz o zâta söyleyiniz ki, bizde himmet yoktur, bizi buraya yüksek himmetli bir pir göndermiştir, himmet onun himmetidir ki pek yücedir. Himmetini bizim vasıtamızla buralara taşımıştır. O himmetten (ruhanî, manevî imdad) hissedar olmayan yoktur. Ama ne var ki, herkes bir türlü hisse kapar o adam da o himmetten kabiliyetine göre münkirlik (inkarcılık) kapmış, vücut (varlık) perdesinde kalanların hissesine münkirlik isabet edip kemiklerine işlemiştir. Çıkması çok zordur. Bir adam şeyhinden himmet isterse, benim marifetim benim muhabbetim var, ben böyleyim ben şöyleyim. derse o adam Allah (c.c.) bilmiyor demektir."
MÜRŞİDİNİN YANINDAKİ DURUMU
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri mürşidi Tahi (k.s.) Hazretlerrni tanıdıktan sonra adeta dünyaya sırt dönmüştür, makamını mevkiini terk etmiş, rahatı huzuru bırakmıştır.
Soğuk kış günlerinde bile bir kilim arasında yatardı. Dersini sürekli olarak çalışır, boş vakitlerinde dergâhı temizler, ahırda hayvanların bakımlarıyla ilgilenirdi.
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ; 'Şeyhim ile birlikte yolda yürürken, O'ndan iki adım geride giderdim, elimi kürkünün üzerinde dolaştırırdım."
Piri Sâmî (k.s.) Hz.'leri boş durmayı hiç sevmez, devamlı şeyhinin hizmetine koşardı. Şeyhinin sohbetlerinde bir köşede oturarak sessizce ağlardı.
HAC ZİYARETİ
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri iki defa Hacca gitmiştir. İkinci llaccında 1907 yılında doksan müridiyle kara yoluyla Trabzon'a, oradan da deniz yoluyla İstanbul'a hareket etmişlerdi. İstanbul'da Sâmî (k.s.) Hazretlerrni kalabalık bir vatandaş topluluğu ve padişahın görevlendirdiği bir ekip karşılamıştır. Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri iki gün sarayda Abdulhamid'in misafiri olarak kalmış, padişah tarafından kendisine İstanbul'a yerleşmesi teklifinde bulunulmuştur. Yine padişah tarafından "Dergâhınıza aidat bağlatalım" teklifine Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri "Allah (c.c.) devletimize zeval vermesin, dünyalığımız ziyadesiyle vardır" cevabını verir. Padişahın hediyelerinden kabul ettiği 60 lira tutarındaki parayı da Erzincan'daki fakirlere dağıtır.
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin halifelerinden; Hahlı Şeyh Abdurrahman (k.s.) Efendi sohbetinde buyuruyor ki; "İstanbul'a vardığımızda gemiyi padişahın adamları karşıladı, Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'ni saraya götürdüler. Orada Abdulhamid Han büyük bir ilgi gösterdi. Hacılara dağıtılmak ii/cre çeşitli hediyeler verdi."
Hahlı Şeyh Abdıırrahman (k.s.) Efendi sohbetine şöyle devam ediyor; "Hicaz'a gittik, gideceğimiz yere iki yol vardı. Bu yolun biri çok uzak, diğeri ise yakındı.
Fakat yakın olan yolda eşkıya olduğu ve yol kestikleri söyleniyordu endişeli idik. "Hacılar arasında tartışma çıktı "Diğer yoldan gidelim. Selâmetli gidelim" deniliyordu.
Bunun üzerine Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri; "Ben, oğlum Nurettin, kayınbiraderim Abdurrahman (Hahlı Şeyh Abdurrahman Efendi) ile kısa yoldan gideceğim" dedi.
Tüm hacılar ona eşlik ederek kısa yoldan gitmeye karar verdiler. Yolda hiçbir hadise ile karşılaşmadan varacağımız yere geldik Hacdan dönerken Hacı Salih rahatsızlandı.
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri buyuruyor ki; "Hacı Salih sen hastasın gelme. İstirahat et, iyileşince gelirsin." Bunun üzerine Hacı Salih; "Ben iyiyim, sizinle gelmek, memleketime dönmek istiyorum" der. Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri aynı sözünü müteakip; aralıklarla üç kez tekrar eder.
Üçüncüde de aynı cevabı alır. Ve bu şekilde yola devam ederler. İkinci konaklama yerinden sonra Hacı Salih Hak Rahmetine kavuşur ve toprağa verilir.
Diğer hasta olan Hacı Halil'e Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri "Sen ne diyorsun? Gelebilecek misin?" der. Hacı Halit; "Efendi eğer ölürsem buradan daha iyi yer mi var? Yok, eğer iyileşirsen kadın değilim çıkar gelirim" der.
Ve Hacı Halit orada kalır, Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri, Hacı Halit'in cevabından çok memnun kalır. Hacı kafilesi
Erzincan'a döner ve aradan bir ay geçtikten sonra Hacı Halit'in vefat ettiği, orada toprağa verildiği haberi gelir.
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri Hac ziyaretinden önce Mekke Emiri tarafından karşılanmış kendisine Peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimizin kendilerinde mevcut bulunan Sakal-ı Şerifinden bir parçası hediye edilmiştir. Sakalı Şerif, Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin torunlarından Tuncer Kırtıloğlu tarafından muhafaza edilmekte, her yıl Ramazan ayında ilimizdeki camilerde ziyaret edilmektedir.
NURŞİN'E (GÜROYMAK) ZİYARET (1885)
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri 1885 yılında mürşidi Tahi Hazretlerini Nurşin (Güroymak) on beş kişilik bir kafile ile ziyarete gider. Kafile hareket etmeden önce, Erzincan'da bulunan hocalar Tahi (k.s.) Hazretlerine, Sâmî (k.s.) Hazretlerini öven bir mektup gönderirler.
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ;
"Tahi Hazretlerinin ziyaretine gittiğimiz gün, efendim Erzincan'dan gönderilen mektubu verdi, mektupta şahsımla ilgili övgü vardı. Bir de beyit yazılmıştı. Beytin sonu "Şeyh Sâmî" (k.s.) diye bitiyordu. Ben mektubu okurken efendimin kâtibi Molla Mustafa'ya "Bu Mektubu yazan Erzincanlı hocalara cevap yaz" dedim. Tahi (k.s.) Hazretleri'nin Erzincan halkına hitaben göndermiş olduğu mektup, mektuplar bölümündedir. Sâmî (k.s.) Hazretleri buyurdu ki; "Gönderilen
nektuba ve methiyeye çok canım sıkıldı ve yırttım attım. Molla Mustafa sordu ki "Mektubu ve methiyeyi ne yaptın?" "Yırttım" dedim. "Niçin yırttın?" dedim ki; "Ben kimim ki büyük Pir Hazretleri'nin mübarek dergâhında adım anılsın." "Molla Mustafa Tahi (k.s.) Hazretlerine mektubu yırttığımdan bahsetmiş. Efendim beni yanına çağırdı ve dedi ki; "O methiyeyi ve mektubu nasıl yırttın?" Dedim ki; "Efendim bu kapıda ben kimim ki, adım anılsın? Edebimden dolayı utanarak yırttım attım."
Tahi (k.s.) Hazretleri buyurdu ki; "Nasıl yırttın ondan muhabbet kokuları geliyordu. Bu şeyhliği babanın evinden almadın, niçin bilmezsin ki övgü (metih) nakışları nakış sahibine döner."
HAZRETLERİNİN PİRİ SÂMÎ (k.s.) HALİFELERİ
1. Şeyh Beşir Efendi (k.s.)
2. Şeyh Abdurrahman Acar (k.s.)
3. Şeyh Hacı Ali Efendi (k.s.)
4. Şeyh Hacı Hasan Efendi (k.s.)
5. Şeyh Hacı Hoca Mehmet Efendi (k.s.)
'*' Şeyh Beşir Efendi (k.s.) Hazretleri Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin halkasını devam ettirmiş olup bu halka devam etmektedir. Şeyh Abdurrahman Acar (k.s.) Hazretlerinden sonra Halifesi Şeyh Abdurrahman güven devam ettirmiş olup, 1993 yılında vefat etmiş, yerine halife bırakmamıştır.
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ MÜRŞİDİ ABDURRAHMANI TAHİ (k.s.) HAZRETLERİNİ ANLATIYOR
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin mürşidi ilim hocası Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretleri 1247 tarihinde Şirvan köyünde dünyaya teşrif buyurmuşlardır. Küçük yaşında Kur'an okumaya başlayan Tahi (k.s.) Hazretleri 1886 yılında Hakkın rahmetine kavuşmuştur. Dergâhında büyük İslâm âlimlerinin yetiştiği Tahi (k.s.) Hazretleri günümüzde bile düşüncelerini, (İkillerini yetiştirdiği gönül adamlarıyla aktarmaya devam çimektedir. Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri sohbetlerinde şeyhi, Tahi (k.s.) Hazretleri'nden sıkça bahsetmektedir.
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ;
"Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretleri Hınıs'ta büyük bir nehir üzerine köprü yaptırıyordu. Benim tarikata canu gönülden ((irdiğimin başlangıcında ziyaretine gelen müridler ellerinde birer deste taze çiçeği getirip takdim ediyorlardı. Çiçekleri aldıkça onları kuşağına sokardı. Tahi (k.s.) Hazretleri buyurdu ki; "Ahmak çiçeği başında, dilber çiçeği elinde, âşık çiçeği kuşağında taşır. Biz de âşıklık yolunda bulunuyoruz. Onun için V'içeği kuşağıma soktum."
Tahi (k.s.) Hazretlerinin müridlerinden Sofi Halit adında biri nehrin kenarında cezbe ve muhabbete gelerek demiş ki:"Efendim o kadar büyüksünüz ki eğer dilerseniz şu iki dağı birbirine kavuşturursunuz." Tahi (k.s.) Hazretleri tebessümle buyurmuş ki; "Sen benim öyle bir kerametimi gördün mü?"
"Efendim görmedim, görmüş gibi inandım." Mürid böyle deyince Tahi (k.s.) Hazretleri orda bulunanlardan birine işaretle adamı nehre atmasını bildirmiş. O da emir gereğince müridi nehre atmış. O coşkun nehir içinde dala çıka bir müddet gitmiş, sonra da selametle karaya çıkmış. Müridlere doğru koşarak gördüm, inandım, demiş. Orda bulunanlar "Neyi gördün, inandın?" diye sormuşlar demiş ki; "Tahi (k.s.) Hazretleri elimden tuttuğundan çıkardı, boğulmadım."
PİRİ SÂMÎ HAZRETLERİ BUYURDU Kİ;
"Bir gün Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretlerimin sohbet meclisinde zâtına bir şeker hediye ettiler. Tahi (k.s.) Hazretleri buyurdu ki; "Hazır olanlara bölüştürün." Şekeri bir taş ile kırıp bölüştürdüler. Kendisi de o taşın üzerine yapışmış olan şekerin tozundan bir parça alarak yedikten sonra buyurdu ki; "Hey hey şekerin de tadı kalmamış, toprak gibi tatsız." Orda bulunanlardan ve sözün maksadını anlayan birisi dedi ki; "Evet efendim evvelki şekerlerin tadı şimdiki şekerlerde yoktur." Mübarek zatın sözüne gülümsedi.
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ MÜRŞİDİ ABDURRAHMANI TAHİ (k.s.) HAZRETLERİNİ ANLATIYOR
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin mürşidi ilim hocası Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretleri 1247 tarihinde Şirvan köyünde dünyaya teşrif buyurmuşlardır. Küçük yaşında Kur'an okumaya başlayan Tahi (k.s.) Hazretleri 1886 yılında Hakkın rahmetine kavuşmuştur. Dergâhında büyük İslâm âlimlerinin yetiştiği Tahi (k.s.) Hazretleri günümüzde bile düşüncelerini, (İkillerini yetiştirdiği gönül adamlarıyla aktarmaya devam çimektedir. Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri sohbetlerinde şeyhi, Tahi (k.s.) Hazretleri'nden sıkça bahsetmektedir.
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ;
"Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretleri Hınıs'ta büyük bir nehir üzerine köprü yaptırıyordu. Benim tarikata canu gönülden ((irdiğimin başlangıcında ziyaretine gelen müridler ellerinde birer deste taze çiçeği getirip takdim ediyorlardı. Çiçekleri aldıkça onları kuşağına sokardı. Tahi (k.s.) Hazretleri buyurdu ki; "Ahmak çiçeği başında, dilber çiçeği elinde, âşık çiçeği kuşağında taşır. Biz de âşıklık yolunda bulunuyoruz. Onun için V'içeği kuşağıma soktum."
Tahi (k.s.) Hazretlerinin müridlerinden Sofi Halit adında biri nehrin kenarında cezbe ve muhabbete gelerek demiş ki:"Efendim o kadar büyüksünüz ki eğer dilerseniz şu iki dağı birbirine kavuşturursunuz." Tahi (k.s.) Hazretleri tebessümle buyurmuş ki; "Sen benim öyle bir kerametimi gördün mü?"
"Efendim görmedim, görmüş gibi inandım." Mürid böyle deyince Tahi (k.s.) Hazretleri orda bulunanlardan birine işaretle adamı nehre atmasını bildirmiş. O da emir gereğince müridi nehre atmış. O coşkun nehir içinde dala çıka bir müddet gitmiş, sonra da selametle karaya çıkmış. Müridlere doğru koşarak gördüm, inandım, demiş. Orda bulunanlar "Neyi gördün, inandın?" diye sormuşlar demiş ki; "Tahi (k.s.) Hazretleri elimden tuttuğundan çıkardı, boğulmadım."
PİRİ SÂMÎ HAZRETLERİ BUYURDU Kİ;
"Bir gün Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretlerimin sohbet meclisinde zâtına bir şeker hediye ettiler. Tahi (k.s.) Hazretleri buyurdu ki; "Hazır olanlara bölüştürün." Şekeri bir taş ile kırıp bölüştürdüler. Kendisi de o taşın üzerine yapışmış olan şekerin tozundan bir parça alarak yedikten sonra buyurdu ki; "Hey hey şekerin de tadı kalmamış, toprak gibi tatsız." Orda bulunanlardan ve sözün maksadını anlayan birisi dedi ki; "Evet efendim evvelki şekerlerin tadı şimdiki şekerlerde yoktur." Mübarek zatın sözüne gülümsedi.
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ;
"Bir gün yine Tahi (k.s.) Hazretleri?nin dergâhında mübarek sohbetlerini dinliyorduk. Tahi (k.s.) Hazretleri buyurdu ki; "Gelin gelin dünyaya tövbe edin gaddardır, çok hilakârdır dünya, leştir dünya ondan sakının ki muhabbetullah sermayesini elinden alır. Muhabbetullah (Allah aşkı, sevgisi) fiiliden gidenler müflis kalır."
"Halifelerinden biri kalkıp mübarek eline yapıştı ve dedi ki; "Efendim dünyayı nasıl terk edeyim emret, şimdi terk edeyim." Bunun üzerine Tahi (k.s.) Hazretleri buyurdu ki; "Vay vııy cebi olan ve cebinde kesesi olup içinde para bulunanların dünyayı terk etmesi nasıl olur? Dünyayı terk eden benim gibi olur. Senelerdir bu kadar şey gelir gider benim hiçbirinden haberim olmaz. Dünyayı terk etmek, dünyanın bir oyalama, oyun, insanlar arası gururlanma ve çoğalma olduğunu bilerek inanmak ve çocuk oyuncağı gibi olup kalbin ilgisi ve muhabbeti taşıyacak bir şey olmadığına inanç getirmekle, ona göre tavır almaktır."
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ;
"Bir gün Tahi (k.s.) Hazretleri'ne bir entari hediye ettiler, üzerine giydi, cebinde bir şişe gül yağı varmış, nasıl olmuşsa şişe kırılmış, içindeki o yağ entariye sirayet etmiş. Kimse farkında değil. Yanında bulunan müridleri dediler ki; "Efendim sizden ne güzel kokular geliyor. Tahi (k.s.) Hazretleri buyurdu ki; "Hangi koku? Şu benim entarimin cebine yağ dökülmüş, ama ben hiç kokusunu alamıyorum."
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ;
"Bir gün Bitlis vilâyeti hakimi Tahi (k.s.) Hazretlerinin ziyaretine geldi, dedi ki; "Şeyh Efendi ben ilmimle hükmettim ki Yüce Allah (c.c.) seni seviyor Tahi (k.s.) Hazretleri buyurdu ki;
"Ben de senin hükmünü elimde delil olarak tutmak isterim. Yarın kıyamet gününde beni kendisini sevenler, topluluğu içinde hasretmezse, dava eder ve derim ki; "Ya Rab! Bitlis hakimi benim seni sevdiğime hükmetti, beni muhibler (zatını sevenler) topluluğu içinde hasret."
Bitlis hakimi şöyle dedi; "Ben de Allah (c.c.)'ın Yüce Habibi'nin, yani Hazreti Mııhammed (s.a.v.) efendimizin şu mübarek sözlerini kendime delil kılarım: Allah (c.c.) buyurmuş ki; "Cenâb-ı Hak bir kulunu severse Cebrail (a.s.) ki; "O da o kul için meleklere "onu sevin" der, bütün melekler o kulu severler. O sevgi dünya işlerini yönetmek için dünya semasına inen meleklerden insanlara aksetmekle, insanlar da kulu severler."
PİRİ SAMİ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ;
Sohbette müridlerden biri Tahi (k.s.) Hazretleri'ne sordular; "Efendim ilâhî feyizler ki büyük kutba gelip ondan bölüştürülür. Bu bölüştürmeden herkes hissedar olur mu?" Tahi (k.s.) Hazretleri buyurdu ki; "Ondan yalnız iki grup mahrumdur:
Biri, dünyaya bağlılık, yani Allah (c.c.)'tan gayrisine muhabbet suretleriyle gönlü dolu olanlardır, biri de en başta kendi canı, egosu ve muhabbet ve irfanların sevgisinin suretleriyle (görüntüleriyle) gönlü dolu olanlardır. Zira şeriatta suret (resim-fotoğraf) bulunan eve meleklerin girmeyeceği açıklanmıştır. Allah (c.c.)'tan gayri şeylere muhabbet görüntüleriyle dolmuş olan gönül hanesi dahi, ilâhî feyizlerin girmesinden mahrumdur. "Lâyık mı ki Kabe'ye puthane desinler."
Tahi (k.s.) Hazretleri bir gün halifelerine sordu ki; "Menim hakkımda ne düşünürsünüz?" Halifelerden biri "KUTB-UL AKTAB (kutupların kutbu) deriz. Tahi (k.s.) Hazretleri buyurdu ki; "Kutb olmam ihtimaldendir. Ama KUTB-UL AKTAB olduğumu kendim biliyorum, olur ki, < cenâb-i Hak Kutbul AKTAB'dan gelen feyizleri ve nurları benim vasıtamla sizlere ihsan eder ve böylece sizleri leyizlendirir."
Bir sohbetlerinde Tahi (k.s.) Hazretleri buyurdu ki; "Bu yüce tarikatta bizim hizmetimiz üç şey üzerinedir. Biri vefa, biri Hazreti Muhammed Mustafa'nın (s.a.v.) şeriatı ile amel etmek ve biri de kalbi Allah (c.c.) Teâlâ'dan başkasını sevmekten korumaktır."
MENKIBELER-1
Sâmî (k.s.) Hazretleriyle ilgili Erzincan merkezinde ve merkeze bağlı köylerde ilçe ve beldelerde birçok menkıbeler Hiılnlılmaktadır. Anlatılan bu menkıbeler babadan oğla, dededen (orunlara aktarılarak günümüze kadar gelmiştir. Yapmış olduğumuz çalışmalarda bulunduğumuz menkıbeleri bir araya getirerek değerlendirmeye tâbi tuttuk. Zira başka İslâm âlemlerine itil olan menkıbeler (daha önce yayınlanmış) Piri Sâmî (k.s.) Ilıı/retleri'ne ait gibi anlatılmaktadır.
Sâmî (k.s.) Hazretleri'ne ait olduğunu tespit ettiğimiz menkıbeleri anlatıldığı gibi kaleme aldık. Menkıbeler, Orhan Aklepe (Öğr.Gör.), Sait Ekinci, İdris Yalçınkaya, Reşit Yalçınkaya, (Refahiye Yurtbâşıköyü), Zeki Yılmaz (Karakaya beldesi), Bahattin Acar (Karakaya Beldesi), Teceddin Buyruk (Erzincan) Remzi Genel (Erzincan), Mehmet Gültepe (Erzincan), Nurettin Baştürk'ten (Erzincan) nakil edilmiştir.
Beş tane hoca Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin dergâhına gelir. Hocalar dergâha girdiğinde Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri mılıbet etmektedir.
Sohbetin sonunda Necmettin-i Kübra Hazretleri'nin bir kelp'e himmet etmiş de dağlara düşmüş olduğunu anlatmaktadır. O esnada hocalardan biri "Efendi sen de bana nazar et" demiş. Beşir Efendi (k.s.) Hazretleri o zaman Halife olmamış ayakta hizmet etmektedir. Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri şöyle buyurur; "Kalk o derviş gibi ayakta dur sana da himmet edeyim." Hoca ayağa kalkmaz, hoca ile beraber gelen diğer hocalar "Biz kalkalım" diye seslenirler. Ama Efendi Hazretleri o hocanın kalkmasını ister.
Sonuçta kalkmaz. Bir süre sonra gelen hocalar dergâhtan dışarı çıkarlar. Diğer dört hoca ayağa kalkmayan hocaya sitem ederler. Bunun üzerine hoca "Nasıl kalkayım, karşıdaki dağı getirdi de üzerime koydu, ne kadar çabaladıysam kalkamadım" der.
***
Bir gün Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri Değirmenli köyüne gider, kaldığı evin odasının eşiği önünde bir Ermeni'nin eşiğe oturduğunu köy halkı görür ve:
"Çorbacı neden eşikte oturmuş ağlıyorsun" diye sorarlar.
Bunun üzerine Ermeni; "Siz Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin büyük bir Allah dostu olduğunu biliyorsunuz da biz bilmiyor muyuz?" der.
***
Melik Şerif köyünde (Refahiye) Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin ününü duyan üç zat Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'ni ziyaret için Erzincan'a gelirler. Erzincan'a gelirken yolda kendi aralarında üç arkadaş konuşuyor; "Gerçekten İslâm âlimi midir, değil midir anlarız. Şeyh olduğunu bileyim ki bana fincanda kahve ikram ede, diğer arkadaş da diyor ki "Şeyh olduğunu bileyim ki odada sobanın üstünde yaprak dolması kaynıyor"
öteki de "Mart ayında bir salkım üzüm bana verirse şeyh olduğuna inanırım." Konuşa konuşa Şeyh Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin huzuruna çıkarlar.
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin misafirleri içeriye girdiği anda ihvanları kahve ikram ederler. Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri kahveyi alır ve "Kahve ikram ederse ben kanaat getiririm ' diyen zata ikram eder. Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri yoldan geldiniz acıkmışsınızdır diyerek, yemek hazırlanmasını ister, yemekte sadece yaprak dolması gelir. Yemekten sonra Efendi Hazretleri odada bulunan dolabı açarak, "Belki canınız üzüm yemek ister" der ve özellikle gönlünden üzüm geçen misafirine ikram eder.
***
Çorum'da yüzbaşı rütbesi ile görev yapan Recep isimli bir şahıs; Çorumlu Şeyh Mustafa Efendi (k.s.) Hazretleri ile yaptığı görüşmede Çorumlu Şeyhi kendisine "Recep Efendi, benim vaktim geldi, artık bundan sonra sen benim sohbetlerime yetişemezsin. Cenâb-ı Allah (c.c), bundan sonra, sana bir sohbet kapısı nasip edecek" der. Şeyh Hazretleri dünyasını değiştirdikten birkaç gün sonra Recep Efendi rüyasında Erzincan'a geleceğini ve Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri ile görüşeceğini görür. Uyanır uyanmaz "Allah Allah hayırdır, Erzincan nere Çorum nere? Hem ben burada görevliyim..." diye kendi kendine düşünür.
Bu olaydan birkaç gün sonra dördüncü ordu komutanlığına Erzincan'a tayini çıkar. Erzincan'a gelir gelmez karşılaştığı kişiye; "Burada dergâh var mıdır?" diye sorar. Cevap olarak da çok dergâh olduğunu öğrenir. Ve
Erzincanlılardan bu dergâhlara götürülmesini rica eder, birkaç dergâhı gezerler.
Akşam olduğunda Recep Efendi kendisine yardımcı olan Erzincanlıya teşekkür ederek ayrılır. Ama aradığını bulamamıştır.
Ertesi gün tekrar kendisine yardımcı olan zatı bularak gitmedikleri yer olup olmadığını sorar. Bunun üzerine "Kırtıloğlu Tekkesi diye bir yer var" cevabını alır.
Beraber tekkeye giderler. Kapıdan içeri girdiklerinde Yüzbaşı Recep, Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'ni görünce, rüyasında gördüğü zatı bulmanın heyecanı ile bayılır. Ve dergâha intisab ederek, görev dışında Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin sohbetinde bulunur.
Binbaşı rütbesi ile katıldığı Doksan Üç Harbinde şehit düşerek Hakkın Rahmetine kavuşur.
***
Refahiye'nin Hanzar Köyü'nden Hasan Efendi (Piri Sâmî (k.s.) Hazretlerinin Halifesi)'nin biatini yöre halkı şu menkıbe ile anlatmaktadır.
Hasan Efendi İstanbul'da medresede hocadır. Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri 'nin Hanzar Köyü'nde bulunduğu vakit tevafuken kendisi de oradadır. Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'ne inanmamaktadır. alay etmektedir. Yanında bulunan arkadaşlarına "Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin nerede olduğunu sorarak, ben size bu zatın şeyh olmadığını ispat edeceğim" der. Üç soru hazırlayarak camiye girer.
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin sohbeti de bitmiştir. Hasan Efendi sorularını sormadan Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri hazırlanan soruların cevabını verir. Hasan Efendi hata ettiğini söyler ve af dileyerek biat eder. Bunu üzerine Piri Sâmî (k.s.) Hiazretleri,
'Hoca siz dalda yetişmiş armutsunuz, sizi düşürmek kolay. İş, kalları (olgunlaşmamış olanları) yetiştirmekte" buyuruyor.
***
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri dergâhına vakfedilen değirmenlerden birine ziyarete gider. Ziyareti sırasında değirmende çalışanların büyük bir ağacı kesip değirmene getirmeye çalıştıklarını görür. Ağaç o kadar büyüktür ki altı öküz ağacı çekmeye çalışır, ama götüremez.
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri altı öküzün dört tanesini çözmelerini buyurur. Ağacın üzerine bastonunu koyar. Az önce altı öküzün yerinden kıpırdatamadığı ağacı iki öküz çok rahat bir şekilde taşır.
MENKIBELER-2
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri Melik Şerif Köyü'ne gider. Köyde gezerken yeni bir konağın yapıldığını görür ve yanındakilere; "Burayı yaptıran kimdir?" diye sorar.
Yanındakiler "Hacı Niyazi Efendi'dir" diye cevap verirler. Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri; bu zatın dergâhlarına gelip gelmediğini sorar. Bunun üzerine ihvanları:
Bu zat dergâhımıza gelmediği gibi, Allah ve peygamber varken şeyhe ne gerek var?" diyor.
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri yapılan konağın içine girer. Konağı yaptıran Hacı Niyazi Efendi de o sırada konağın içinde bir şeyler yapıyor.
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri selâm verir. Hacı Niyazi selâmı alır. Fakat hiç ilgilenmeden işini yapmaya devam eder. Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri buradan ayrılır. Köyün meydanına doğru ilerlerken Hacı Niyazi Efendi koşarak yanıma gelir. Namaz vakti gelmiş olduğundan birlikte camide namaz kılarlar. Cami çıkışında Hacı Niyazi Efendinin kendisi için yaptırmakta olduğu konağı ve bahçeyi Piri Sâmî (k.s) Hazretleri'nin vakfına vakfeder.
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri yaz aylarında gelip bu konakta kalmıştır.
* * *
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri bir kış günü Refahiye'ye gidiyor. Kar çok olduğundan dolayı köyler arası kızakla gidilip gelinmektedir. O dönemde Gazören köyünden Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri dönerken bir ilerisinde bulunan Kelir Köylüleri yolda bekleyerek Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin bindiği kızağı alıp yerine başka bir kızak veriyorlar. Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri verilen yeni kızakla yola devam ediyor.
Köy halkı Piri Sâmî (k.s.) Hazretlerinin bindiği kızağın kendilerini hastalıklardan koruduğunu görürler. Hastalık olduğu an kızağı çıkarıp köyün etrafında daireler çizerek döndürüyorlar ve o hastalık veya felâket def oluyor.
1939 Depremine kadar bu köyde mevcut olan kızak bazı köy halkı tarafından kırıldığı ifade edilse de kızağın köylülerin elinden alınması endişesi ile saklandığı da söylentiler arasındadır.
* * *
Salih Baba, günlerden bir gün dükkânında oturuyorken, Erzincan'ın tanınmış ulema ve meşayıhından Kırtıloğlu Tekkesi Şeyhi, Piri Sâmî (k.s.) Efendi çıkagelir. Salih hemen yerinden fırlayarak, Efendi Hazretlerine yer gösterir.
Şeyh Efendi oturduktan sonra bir süre sohbete dalarlar. Kalkacağı sırada tezgâhta bulunan ham demirden birini eline alarak; "Evlâdım Salih! Şundan bizim tekkeye bir bıçak yap" der.
Salih usta, bin bir sıkıntı ile bu demirden bıçak olmayacağım hürmetle ifade eder. Sâmî Efendi, Salih'in bu itirazı karşısında; "Evlâdım! Siz yapınız, o olur" diye ilâve ederek, dükkânı terk eder gider. Salih usta ocağı yakar. Demiri ateşe sürer ve dövmeye başlar, bir de ne görsün; ham demir çelikten daha güzel olmuş. Olay Salih'i can evinden vurmuştur. Artık Salih bir sevdanın başlangıcındadır. Artık zaman kaybetmenin bir anlamı kalmamıştır. Dükkânı, tezgâhı bırakarak doğru Kırtıloğlu Tekkesine koşar. Piri Sâmî (k.s.) Hazretlerine intisab eder.
MENKIBELER-3
Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretleri bir gün sohbet ediyordu. Sohbeti bittikten sonra, müridlerine dönerek; "Erzincan'lı Hocayı karşıdaki binanın damını loğlaması için gönderdim. Gidip bakın ne yapıyor?" demiş.
Müridlerinden birkaç tanesi söz konusu yere gidiyorlar. Bir de bakıyorlar ki; Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri, binanın üzerinde oturmuş, parmağı ile loğu, bir o tarafa, bir bu tarafa götürüp getiriyor. Müridler hayrete düşüyor ve hemen gidip, gördüklerini Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretlerine anlatıyorlar.
* * *
Erzincan'da askerlik görevlerini yapan, Turhal'lı Ahmet ile Mehmet adında iki arkadaş Erzincanlı arkadaşlarına; "Burası evliyalar diyarı" diyorlar. "Peki ama biz hiç göremedik siz biliyor musunuz?" diyorlar. Erzincanlı arkadaşları da; "Evet tabii ki var" diyerek, Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nden bahsediyorlar. Ve bu konu üzerinde arkadaşlar Şeyh Efendi hakkında, kendi aralarında tartışıyorlar. Turhallı Ahmet ile Mehmet, Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri hakkında arkadaşlarının anlattıklarına pek inanmıyorlar. "Bizi Efendi Hazretleri'nin tekkesine götürün eğer bizim nereli olduğumuzu, biz kendisine söylemeden bilirse ona inanırız" diyorlar.
Erzincanlı arkadaşları da, Ahmet ile Mehmet'i yanlarına alarak Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin dergâhına götürüyorlar. Tekkeye vardıklarında içerisinin çok kalabalık olduğunu görürler. Yer bulamadıkları için dışarıda, merdivenlerin önünde otururlar. Buradan Efendi Hazretleri'nin sadece sesini duyabilmektedirler. Efendi Hazretleri bu esnada sohbet buyurmaktadırlar.
Efendi Hazretleri sohbet ortasında sözünü keserek bir müridine döner ve "Bir Şeyh müridinin biri batıda biri de doğuda olsa ve Şeytan bu müridlerin aklını çalmak istese; bu durumda şeyh onlara yardımcı olmazsa toprak o şeyhin başına. Neredeki Ahmet ile Mehmet'in Turhallı olduğunu bilmesin!" demiş. Kendilerini görmediği halde nereli olduklarını dahi sormadan Efendi Hazretleri'nin bu sözlerini duyan asker Ahmet ile Mehmet hayrete düşmüşler. Hemen fırlayıp Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nden özür dileyerek itaat ederler. Askerler Ahmet ile Mehmet bu olayı gittikleri her yerde anlatırlar.
TAHİ (k.s.) HAZRETLERİ'NİN 1883 YILINDA SAMİ (k.s.) HAZRETLERİ'NE VERDİĞİ İCAZETNAMEDİR
Bismillâhirrahmânirrahîm
(Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla)
Ancak O'ndan yardım dileriz.
Şeyh Muhammed Sâmî Efendi El-Erzincanî'nin halifelik icazetnamesidir.
Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah (c.c.)'a mahsustur. Salat ve selâm, O'nun yarattıklarının en hayırlısı olan Hz. Muhammed'e ve O'nun Ali ve Ashabına olsun. İmdi, sevgili kardeşlerim! Allah sizleri kurtuluş ve en yüce derecelere ulaşmayı nasib etsin.
Bu yüce tarikatın, diğer ilimlerde olduğu gibi bir konusu ve gayesi ve birlik yönü vardır. Sizce de açık olduğu üzere bu tarikatın konusu Üstad'a ihlâs ile bağlılık, O'nu sevmek ve ona teslimiyettir. Gayesi ise kulluktur. Yani iyi bir kul olmaktır. Birlik yönü ise kendi nefsinde faniliğini bilip, Allah (c.c.) Teâlâ'nın Zatında Beka (ebedilik) bulmaktır. Bunlar ise muhabbet ve ihlâs hallerindendir.
Üstadın muhabbeti ve ona ihlâs ile bağlılık ve teslimiyet, tarikatın mecazi konusu olup, hakiki mevzusu değildir. Ekseriyetle bunlar olmaksızın, bilhassa bu Yüce Tarikatta maksat hasıl olmaz. Sana gereken, Şeriata (İslâm Dini'nin emir ve yasaklarına) uyduktan sonra Eş'ari ve Maturidi mezheplerinin (NOT: Bunlar ehl-i sünnetin iki hak itikad mezhepleridir) görüşlerine göre yanlış inançlardan uzaklaşman ve akaidini (inançlarını) düzeltmendir. Bu iki akaid mezhebi, İslâm inançlarının güzelliklerini ortaya koymuş, İslâm akaidini yaygınlaştırmış veya onları gerçek güzelliği ile neşretmişlerdir.
'*' İcazetnamede soru işareti bulunan yerler okunmamıştır ve son sayfası yıpranmış olduğundan tercüme edilememiştir.
İcazetnamenin orijinalinin 1. sayfası
Bu mektup Tahi (k.s.) Hazretleri tarafından Erzincan eşrafına gönderilmiştir.
Sâmî (k.s.) Hazretleri Tahi (k.s.) Hazretleri'ni Güroymak (Nurşin) ilçesinde ziyarete gitmeden birkaç gün önce Erzincan'da bulunan tasavvuf alimlerinin bir bölümü Tahi (k.s.) Hazretleri'ne Sâmî (k.s.) Hazretleri'ni öven bir mektup göndermişlerdir. Tahi (k.s.) Hazretleri mektubu gönderenlere mektubu yazarak cevap vermiştir.
Allah'ın (c.c.) adıyla. O'nu övgüyle (hamd ile) teşbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Allah'ın (c.c.) rahmet ve selâmı, yarattıklarının en hayırlısı olan Hazreti Muhammed'e (s.a.v.) ve onun Âline (soyuna) ve sahabelerine olsun. İmdi, şeyhimiz, Gavs-i A'zam Abdurrahmaırdan imanı sağlam kardeşlerimize ve muhabbet ehli dostlarımıza bilhassa edepleri, güzel ahlâkları, anlama kabiliyetleri ile en önde gelen ve şevkleri ve hazımlılıkları ile en şefkatlileri olan Mustafa Efendi ve Hafız Efendi'ye Allah onları ve arkadaşlarını ve sevenlerini; kötülükleri emreden tatminsiz nefsin doğurduğu günah ve isyanların kirlerinden, bütün hile ve desiselerden korusun; ki bu zatlar nefsin kayıtlarından serbest olarak manevî olgunlukların zirvesine yükselmişlerdir.
Gene onlar cezbe vadilerinde bulunan MARİFET sularında yüzmüşlerdir. Bu CEZBE vadileri, MUHABBED sütunlarının üzerine kurulmuştur.Cenâb-ı Allah ona (yani Gavs-i A'zam Abdurrahmanı Tahi'ye) muhabbet müjdeleri ve Allah'a yöneliş ile dolu sayfalar (mevzular) tebliğ etmiştir (ilham etmiştir). Bu ise şükre yöneltici ve sevinç üzerine sevinç arttırıcıdır. Bütün hamdlar (övgüler), minnet ve ebediyyet Allah'a mahsustur. Bütün şükürler, övgüler ve şanı yüceltmeler de O'na mahsustur. İnsan Hakkı yerine getirmek hususunda acizliğini ve hatalı olduğunu itiraf etmedikçe nasıl hamledici ve şükredici olabilir?
Bundan sonra, bu vazifeden çıkmak tamam oldu; Cenâb-ı Allah'ın (c.c.) iradesi onu zamanında sevk ederek, bu sayfalan değiştirmeyi irade etti. Dedi ki: Kardeşlerim! Evvelâ, Allah'ın (c.c.) selâmı, rahmeti ve bereketleri sizlere, arkadaşlar ve sevdiklerimize ve Muhammed Mustafa'nın (s.a.v.) (Allah'ın salatı, rahmeti, O'nun, ailesi ve sahabelerinin üzerine olsun. En mükemmel salat ve en yüksek teslimiyetlerle) dinine uyanlara olsun.
İkinci olarak: Sizden yapılması istenen, ona aykırı olan amelleriniz için, O'nun istediği gibi Allah'ın (c.c.) mağfireti, bağışlaması için dua etmeniz ve gönlünüzün ta içinden Yüce Allah'ın muhabbet sarhoşluğunu kokularıyla; Gavs-i A'zam (r.a.)'ın sevgisini istemenizdir.
Sevgili Kardeşlerim! Şüphesiz bu dünya fanidir, vefası yoktur; çok hileci ve düzenbazdır, çok merhametsizdir. Ona meyledenler helak olurlar. Onun iç yüzü, dış görünüşünün izlerini taşır. Yiyenini-içenini öldüren bir sarhoşluk vericidir. Onun iç yüzü, dış görünüşünün tersidir; gübresidir. İç görünüşü gübredir; dış görünüşü yemyeşildir. Gönlünü ona kaptıranlar pişman olurlar; apaçık bir hüsrana uğrarlar.
Nitekim İmam-ı Şafiî şöyle diyor: Dünya çürümüş bir leşten başka bir şey değildir. Ondan kurtuluş, ancak işlerin üzerindeki perdeyi kaldıracak hayırlı işler yapmakla mümkündür. En güzeli; dünyanın, ahiretin tarlası olduğunu açıklayan benim kitaplarıma bakarak ders ve ibret almanızdır. Evet dünya tarladır; dünya ahiretin tarlasıdır.
Şairin dediği gibi "Öyle bir güne hazırlan ki onda ölüm var; mutlaka sen de öleceksin. Artık hayırlara koşuştur. Kimler hayırlara koşuşturacak?"
Dünyayı ahiret tarlası kılmak, ancak Muhammed Mustafa (s.a.v.)'nın dinine uymakla olur. Yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "Ey Habibim! De ki: Şayet Allah'ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da (c.c.) sizleri sevsin." Gene Yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "Peygamberin size getirdiklerini alın, sizi sakındırdığı şeylerden de sakının!"
Hazreti Muhammed Mustafa'nın (s.a.v.) Şeriatına (dinine) uymak da üç şeyle olur: İlim, amel ve ihlas.. İlim; ehl-i Sünnet ve'1-Cemaat'in rehberleri ve bilginlerinin görüşleri ışığında iman ve akidedir. Amel; fıkıh alimlerini derleyip geliştirdiği şer" i hükümlerle amel ederek bunu ispat etmektir. İhlâs ise; bilhassa bu zamanda ancak tasavvuf ehlinin tarikatlarına girip yol alarak mümkün olur.
Bu tarikatların (yolların) içinden en yücesi, en iyi örneği ve en yakını ise bu Yüce Nakşibendi Tarikatıdır. (Allah bu tarikatın yüce rehberlerinin sırlarını aziz etsin); onları sevenlerin kalplerini nuriandırsın: onların çocuklarına lâyık olan marifet nurlarını saçsınlar ve keremiyle, fazlıyla onların bereketlerinden bunları feyizlendirsinler).
Buna nasıl hayır denebilir ki, bu tarikat AZİMET (dine kesin bağlılık) ve doğru hadisler üzerine kurulmuştur. Çünkü tarikat uluları şöyle demişlerdir: "Bizim tarikatımız, ASHAB-I KİRAM'ın (r.a.) yollarının aynıdır.
Sahabeler zamanında olduğu gibi, bizim tarikatımızda da insanlara açıklamak (açık zikir) yoktur; insanlara duyurmak yoktur raksetmek yoktur; kırk gün çile mecburiyeti yoktur. Bu tarikatın temel özelliklerinden biri sonun, başlangıca dercedilmiş olmasıdır. Yani kabiliyetlerine göre, tarikata yeni başlayanlarda, sana ulaşmış olanlar için meydana gelen şeyler (manevî gelişmeler) meydana gelir.
Tarikatın başlangıcı ŞUHUD (inanılanları görmek) sonuncu da GAYBET (kendi benliğinden geçmek)'tir. Bu tarikatlara kul, kulluk sıfatlarını en iyi hale getiren bir kul olur. "FETH-ÜL MÜBİN" adlı eserde "Muhammed'in (s.a.v.), Allah'ın (c.c.) kulu ve Resulü olduğuna şahadet ederim" mealindeki KELİME-İ ŞAHADET'in bu kısmı izah edilirken şöyle denmiştir:
Kulluk, risaletten (peygamberlikten) önce geliyor. Ahmed EL-GAZALİ de irşad ettiği şu beyit ile metihte bulunmuştur. Onun sevgisi karşısında çekiştirmeler bana hafif gelir;
Düşmanların "o hafif-meşrebtir, iffetsizdir" sözleri de.. Adımla çağrıldığımda hummaya yakalanırım: "Onun kulu" diye çağrıldığımda da, baş üstüne derim.
Şöyle ki, ben bu beyitten şurayı iktibas ediyorum: İsimler arasında seçilmiş olanı, ABDULLAH (Allah'ın kulu) ismidir.
Gene bütün tarikatların seyri, bu âlemden MİSÂL ÂLEMİ'nedir. O âlemdeki seyirleri de imanın iki kelimesini sağlamlaştırmak içindir.Bu tarikatın daha efdal olduğunun delili olarak, tarikat büyüklerini yüksek himmetlere sahip oldukları yeterlidir.
Bu ise; ne dünyaya, ne de ahirete meyletmeksizin Allah'a yönelmektir. Nasıl ki mabudları o ise, istedikleri de ZAT-I AKDES'tir. (Cenâb-ı Allah'ın (c.c.) Zâtıdır). Nasıl ki Rableri o ise, sevdikleri de onun Güzel Zâtıdır. Nasıl ki şöyle denmiştir "Senden başkasını şayet söyler isem, ben fâsıkım." EL ÇARHİ bu beyti açıklarken şu ifadeyi nakleder:
"Gerçi bizim için Cehennem, yanması gereken hakirleri yıkan yerdir.
Cennetin gizli sırrı da, cömertlik bahçesi değildir."
Yani cehennemden korkumuz, ancak orası gazap yeri olduğu içindir. Cenneti de, ancak Rıza ve Allah'ı (c.c.) görme yeri olduğu için istiyoruz. Allah (c.c.) sizleri ve dostları onların vekilleri olan tabileriyle, Cennette Zât-ı Akdes'i görmekle rızıklandı.sın, nasiplendirsin. Ondan başka mahbub (sevgili) nasıl olsun ki o Kahhar'dır, Settar'dır, Rezzak'tır, Vehhab'tır, Kerim'dir; mukaddes kemal sıfatlarıyla sıfatlanmıştır; her türlü noksan lekesinden uzaktır. Ondan başka ilâh yoktur. Durum şüphesiz yukarıda anlatıldığı gibi olunca, bu tarikatın istedikleri, isteklerin en yüceleri olmuştur. İsteyip de bulana müjdeler olsun; sırtını dönüp yüz çevirene de yazıklar olsun. Allah (c.c.) bizleri böyle bir akıbetten korusun.
Şah-ı Nakşibendî buyuruyor ki: "Kim ki bizim tarikatımızı reddederse, dininde tehlikeye düşmüş olur." Gene buyurmuştur ki; "Bizim yolumuz (tarikatımız), bağlanacak en sağlam iptir. (URVET-ÜL VL'SKA'dır).
Haydi bu tarikatta sâlik olmaya gelin; Allah kolaylaştırıcıdır, kerem sahibidir. "Ulu, cömert olanlarla, şerirlerin işi yoktur."
Kardeşlerim! Bu tarikat; Allah'ın sıfatlarını düşünmeksizin, O'nun Yüce Zâtına teveccüh etmektir (yönelmektir). Bu yol, muhabbet yoludur. Çünkü bu tarikat Allah'a (c.c.) yönelip gitmeyi ve O'nun yoksunluğundan kaçmayı gerektirir. Hatta muhabbet tamamlandığında, muhabbet sahibi yüzün mahbubu (sevilene) dönmekten çeviremez; sevgilisi onu dövse veya kahretse de, bilâkis bu yoldaki kahır da ona sevimli gelir.
Nasıl ki şöyle denmiştir; "Âşığım, onun kahrı seven için lütuftur. Hayret ediyorlar ki ben bu her iki yanapın âşığıyım."İhlâs ise, Allah'a (c.c.) kendi faniliğini ve Allah'ın (c.c.) dışındaki her şeyin faniliğini bilerek yönelmektir. Bunu kendini beğenmek ve gösterişten uzak olarak yapmak gerekir. İhlâsta kendini beğenmek, gururlanmak veya riya (gösteriş) yoktur. İrşad dairesinin Kutbu Seyyid Taha (k.s.) Hazretleri şöyle buyuruyor: "Bu tarikatta kendini beğenmek, gururlanmak ve gösteriş yoktur." Bunu Gavs-i A'zam (k.s.) da açıklayarak şöyle demiştir: Bu demektir ki; seven, sevdiğinden başkasını görmez ki riyakârlık yapsın. Kendisi sevdiğinde helak olmuş, yok olmuştur. Bu kendinin beğenme yolu değildir, bilâkis teslimiyet yoludur. Yani, sevdiğinin emrine boyun eğer, kendisine bir şey emrederse emre uyar. kendisini bir şeyden nehyederse o da kaçınır. Bu konuda fayda ve zarara bakmaz. Bu yönelişin tarikatta meydana gelmesi, üstada yönelme içinde şu üç yol ile olur: Üstada tarikatının bir vasıtası olarak sevgi, ihlâs ve ona teslim yoluyla sabretmektir. Ta ki istenen Allah (c.c.) rızasını elde etmek olsun.
"Sana gerektir ki candan gecesin,
Testini feyiz kaynağının önüne koyasın,
Can kandilinin parlayıp yandığını sanma,
Bir akıllı bilmişin önünde onu yak. "
Sözün kısası, dostlar zümresine; bilhassa onların en haslarına lâyık olmak için, Allah'tan (cc.) yardım dileyerek feyiz sahiplerinden istifade etmeye devam etmelidirler ve bu Yüce tarikatta kahramanca, gevşeklik göstermeksizin yürümeleri gerekir.
''Tarikatın âdet ve edeplerinde hamlık küfür alâmetidir;
Evet bu yüce tarikat çeviklik ve atılganlıktır."
Maksadınız Allah'ın (c.c.) Yüce Zâtı olsun. Muhabbet denizindeki İslâm gemisine giren, denizciniz (kaptanınız), üstadınız olsun. Uygun rüzgârınız, durmak bilmeyen Allah'ın cezbesi olsun. Aykırı rüzgârlardan ise korkup çekinin; bunlar ise dünya şehvetleri rüzgârlarıdır. Bu gemiyi bidatlara, ruhsatlara, mubah şeylere meylederek değiştirme. (Yani, İslâm'ın emir ve yasaklarına sıkı sarıl: bidatlarla amel etme. Buna izin var, bu mubahtır diye gevşeklik gösterme). Ta ki gemi günahlarla su alıp batmasın. Sükun ve değişme nasıl ayrılacaktır? İstenen tek hedef ise misli, benzeri, zıddı, eşi olmayan Allah'tır (c.c). O zâtında ve sıfatlarında tektir. Sevenleri kendi muhabbetleriyle yakmak O'nun kudsiyetine lâyıktır. Geçmiş Salih zâtlardan çoğunun muhabbet ateşine yanmış olduğu gibi.
Şayet -Allah (c.c.) bizleri korusun-, size bir gevşeklik isabet ederse; öncelikle rabıta vasıtasıyla "LA İLAHE İLLALLAH=Allah'tan (c.c.) başka ilâh yoktur" kalesine derhal sığınırız. Çünkü rabıta, tarikatı kesintiye uğramaktan kurtarır. Râbıta'ya mutlaka devam ediniz. Gavs-ı A'zam (r.a.) şöyle demiştir: Vusul (Allah'a (c.c.) ulaşma), zikir ve rabıtayla veya sadece rabıtayla olmaz. Allah'a yemin olsun ki, dünya ve ahirette; bu her ikisinin de lezzetleri ile lezzetlenilir. Bunları (yani zikir ve rabıtayı) isteyenlerin daha fazla lezzet (manevî zevk) almayı istemeleri, onlar için makbul bir şey değil ise de.
Bu anlatılanlardan, tarikatta sülûkun (yani tarikata girip bağlanmanın ve yol almanın) günümüzde zor olduğunu sanma. Muhabbetle tarikatta yol almak, en kolay yol alma (seyr) şeklidir. Velev ki salik bu yolda helak olsa da; çünkü bu istenen, rağbet edilen bir yoldur.
"Gam ve aşk dellalı, canını ortaya koyanların rağbetini gördüğünden;
Öyle nara atıp feryad etti ki, binlerce yerden şada verdi. "
Demek ki tarikatı istemekte, ruhu başıboşluktan ve dikkatsizlikten korumak vardır. Zorluk nerede, zarar vermek nerede? Bunun ne zorluğu görülür, ne de bundan zarar ziyan gelir. Ancak, tarikatla gidenlerin hallerinin bu olduğu hakkında Allah'ın, kulaklarını sağır ve gözlerini kör ettikleri kimseler müstesna. Aksi olanlar için, tarikata boyun eğmenin bile faydası vardır. Şah-ı Nakşibend (k.s.) tarikat alıp da, âdet ve gerekleriyle tam manasıyla amel etmeyen birine şöyle demişti:
- Beni rüyada gördün mü?
- Evet, gördüm.
Bunun üzerine, o kişiden şikâyet edenlere "niçin bu kişi amel etmiyor diye şikâyet ediyorsunuz? Halbuki o amel etmişlerdendir. Çünkü beni rüyasında görmüş, yani benimle rabıta etmiştir" diye buyurmuş.
Gene Şah-ı Nakşibend (r.a.), "Ben tarikat almak istiyorum, muhabbetim var. Ama engelim var" diyen biri hakkında, "Muhabbet yeterlidir" demiştir. Gene Şeyh-ül İslâm Şah-ı Nakşibend şöyle buyurmuştur: "Onlara muhabbet ve siretlerine muhabbet ameldir." Hatta şöyle de mistir: "Umulur ki onları inkâr edenler, tövbe yoluyla kurtuluşa ererler."
Subhânallah! Bu ilim taifesinin halleri ne gariptir. Allah hepsinin sırlarını aziz ve yüce kılsın. Kendilerini inkâr edenlerin bile mahrumiyetlerini istemiyorlar. Bilâkis onların kurtuluşlarını istiyorlar. Hatta onları inkâr edenlerin birçoğu tövbe etmişlerdir. Onların inkarcılarına karşı lütuf ve büyüklükleri böyle ise, sevenlerine karşı lütuf ve büyüklükleri nasıldır? Akıl bunu idrak edemez. Allah önce onu inkâr edenlerin cezalandırıcısı, sonra da onun mükafatlandırmışıdır. Allah ona mükâfat versin. Mevlâ'm, tarikat büyüklerine en hayırlı mükâfatlan ihsan etsin. Bizleri de onların sayesinde mükâfatlandırsın.
"Ey akıllı ve bilgili kişi, eğer kurtuluşu hazırlamak istersen;
Nakşibendi Pirlerinin, candan-gönülden ayaklarının toprağı ol."
Selâm, şerefli muhibblerden, manevî kardeşimiz İbrahim Efendi'ye selâmı tebliğ edenlere, ondan dua bekleyenlere, bütün hane halkına ve hallerini soranlara olsun. Allah (c.c.) onları da, sizleri de ve bütün dostları da dünya sevgisinden; dünyaya meyletmekten ve onunla sürür (sevinç) duymaktan korusun. Allah (c.c), dünyayı, kendi zâtının sevgisi; peygamberleri ve velilerinin sevgisi sayesinde, gözlerinizde nefret edilir kılsın. Allah'ın (c.c.) salat ve selâmı, kıyamet gününe kadar Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)'e ve bütün peygamberlere olsun. Amin. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a (c.c.) mahsustur.
Muhammed Ziyauddin (k.s.) Tarafından Sâmî (k.s.) Hazretleri'ne Gönderilmiştir.
Şeyhinin (k.s.) vefatı münasebetiyle başsağlığı dileyen Şeyhin Halifesi Şeyh Muhammed Sâınî Efendi El-Erzincanî (k.s.)'ye göndermiştir. Mektupta, hayatta ve sonrasında, bütün kâmil şeyhlerin bilmesi gereken, musibetler ve kalplerin kırıldığı zamanlarda metin olmak ve daha fazla çalışmak gerektiği, müridlerin evrad mertebelerinin ulaşabileceği son mertebe ki; celâl ve cemâl'a ulaşmış bir nıürid yaratır. Namazda Râbıta'nın nasıl olacağına dair beyanlar bulunmaktadır.
Bismillâhirrahmânirrahîm
Âlemlerin Rabbi olan Allah'a (cc.) hamdu senalar olsun ve Muhammed (s.a.v.)'e, Ehli Beyti ve sahabelerinin hepsine salat ve selâm olsun;
Daha sonra,
Allah (c.c.)'ın cemâl ile nurlanan ve kemâli ile kemâle eren büyük üstad kemâl sahibi ve bilge kutbun pak ruhunun öbür âleme intikal etmesi, üzerimize çöken büyük bir musibet olmuştur. Bizler onun yokluğuna alışmaya çalışırken ve ciğerlerimiz ayrılık hasreti ile yanıp kavrulurken, değerli mektubunuz ulaştı. Doğru lisanı hal ile içerdiği üzüntü ve gönül sıkıntısını, cinan ravzasına, ilâhî feyiz kaynağı olan Üstadı Azamın yüce makamına arz eyledik.
Birincisi,
Belirttiğiniz tefrika ise, her ne kadar Büyük Üstadın görüntüsünün yokluğu tefrikayı gerektirse bile, daha çok muhabbeti, çalışmayı ve dayanışmayı giderek artmasını gerektirmektedir. Zira onun kutsal ruhu beden kabuğunu terk etmiş olsa bile, kalan güzel hasletleri günden güne güçlenmekte, bilgisi, himmeti ve bereketi artmaktadır. Bizler bunun işaretlerini ve izlerini görmekteyiz. Yine tefrikada toplanmaya karşı, bu gibi büyük musibet zamanında gönüllerin birleşmesiyle sağlanacak dayanışma çok önemli ve gereklidir.
Musibet zamanlarında Allah (c.c.)'ın sonsuz sabır denizinin feyizlerinden istifade ederek kırılan kalpler için daha çok evrad, zikir ve diğer işleri yapmak gerekmektedir. Bu tür büyük musibetlerde Cenâb-i Hakka yakınlaşmak gerekir ki; bundan daha büyük musibet olamaz. Zira Allah (c.c.)'tan uzaklaşmaya yol açan belaya (ibtila) fitne denir, musibet değil. Cenâb-i Hak'tan, bu belayı bizim için fitne değil musibet eylemesini ve kulluk kapısına yaklaştırmasını niyaz ederiz.
Hallerin başında uzun süre Üstadı Azam'in (k.s.) Efendinin Allah (c.c.)'ın rahmetine kavuşana kadar evrad ve zikir yapılmasını emretmedi. O zaman bana dedi ki; şimdi evrad ve zikir zamanı geldi, zira gönül (kalp) kırılması ilâhî bağları zayıflatabilir. Üstadı Azam (k.s.)'in. ölüm hastalığı zamanında göz kamaştırıcı kerametler ve işaretler sayılmayacak kadar çoktu. İnşallah yazmakta olduğumuz Tebşir nüshasını tamamladığımızda size de bir nüsha göndereceğiz.
İkincisi;
Şu anda yanımıza gelmeniz uygun değildir. Ancak geçen yıl mevsiminde daha önemli ve gerekli idi.
Üçüncüsü;
İsminizin Muhammed Sâmî (k.s.) olması, nisbetinizi ve meveddetinizi (içtenliğinizi) günden güne artırmaktadır. Eskiden olduğu gibi ihtiyaca göre mektuplar ve bilgiler göndermelisiniz. Ve cevaplarında Üstadı Azam (k.s.) şevk ve muhabbetle dolu mektubunuza cevap konusunda; keramet yolu ve gayıptan seçmelerle dedi ki; şimdi zamanı değil, daha sonra ortaya çıkacak (daha sonra yazalım). Bir süre sonra tarafınızdan gelen Molla Süleyman El Tekmani (k.s.) tarafınızdan müjde getirerek şimdiye kadar Erzincan bahçelerinde olduklarını ve büyük şevkle memlekete (belde) daha yeni döndüklerini bildirdi.
Kendileri (k.s.) mektuplara cevap vermeye özen gösterirdi. Ancak bu sefer size karşı olan sevgisinden dolayı ve kerametli sadatlar yirmi bir bine ulaşan müridlerin evradlarını ziyaret ederlerken, sizi aczi ve hastalığı ile sıkmak istemediğinden dolayı geciktirmiştir. Mustafa Efendi'nin verdiği müjde üzerine, Üstadı Azam diyor ki; mürid cemâlsiz ve celâlsiz olamaz.
Önce celâlini gösteren mütemadiyen husulden önce cemâli gelir. Gönülde, Râbıta'dan cezbeyi elde edemez. Husuldan sonra cezbe oluşur. Bu oluştuktan sonra bütün kemâller ve tebşirler hâsıl olur ki; böylesine büyük bir makamı elde etmek büyük bir nimettir. Uykusunda gördüğü iki hisardan biri, Üstadı Azam'in rahmeti, diğeri ise Cenâb-ı Rabb'da saklı incizab (ona doğru yöneliş)tir. Deneme amacıyla hisardan çıkma iradesi ise, Alaaddin El-Attar (k.s.) Hazretlerinin, ilâhîlerinde (Müveşşehat) bu yüce grup, istenenler ve sevilenler olduklarından denenmezler, yolundaki sözlerine aykırı olsa bile. Daha sonra Allah (c.c.)'a hamd olsun vefatından önce, endişe çemberinden çıkmanın mümkün olmadığı ve uzaklığının tehlikeli olmadığını anladı (kendisine göründü).
Hasıl olan ise, Rabıta ile zikrin birleştirilmesinden doğan güzel ve yüksek makamdır. Ancak hitabî (sözlü) zikir, şeytanî tevessüllere maruz kalabileceğinden dolayı rabıta ile birlikte olamıyor ve sonra görebildiği kadarıyla yok oluş yoluyla zikirle meşgul oluyordu. Üstad, tahayyüle geçse bile önce zikir ediyor ve sonra namazda rabıta yapıyordu. Ancak Üstadı Azam, Hace-i Ahrar'ın, Rabıtada, Subhanehu ve Teâlâ'nın "ve Künu meassadikîn ve kaynune" isnadını inceledikten sonra namazda yemin ve kusur canibinden tahayyül emrinden, bu zor yolun insibağ (boyanma) ekseni üzerinde dönmesinden dolayı konuyu şu ana kadar bize bildirmemiştir.
Üstadı Azam bundan şevk ve lezzet bulmadığı için sizin rabıta ve muhabbette şevk ve lezzet yoktu. Ancak, Üstadı Azamın mübarek diliyle söylediği gibi inşallah bundan sonra her yerde sonsuz şevk, lezzet ve muhabbet olacaktır. Vicdanlarımızı hakikatlere yöneltecek izleri görebileceğimiz müjdesiyle, Allah'ın (c.c.) selâmı sizin, yanınızdakilerin ve Muhammed Mustafa (s.a.v.) şeriatını izleyenlerin üzerine olsun ve âlemlerin Rabbena hamd ve senalar olsun.
Şeyh Fethullah (k.s.) Hazretleri Tarafından Sâmî (k.s.) Hazretlerine Yazılmıştır.
Yine adı geçen halifeye olup, şeyhlerden hangisinin rabıtası caizdir beyanı ile, kutup ikidir. İrşad Kutbunun makamı Medar Kutbu' ndan daha yüksektir. Gavs ve müridlerin rabıtada gördükleri güzel ve ürkütücü (korkutucu) şekiller ve görüntüler ile bir müridin göğsünde, yumurta şeklinde gördüğü üç beyaz leke beyanını içermektedir.
Bismillâhirrahmânirrahîm ve Elhamdu lillâhi Rabbil âlemin ve salat ve selâmu ala seyyidina Muhammed ve ala âlihi ve ashabihi ecmain;
Ve zâtınıza tam selâm ve kabul edilen zamanlarda hayır dualarınızı ilettikten sonra;
Değerli mektubunuzun bize ulaştığını bildirmek isteriz. Onu okuduk, şevk ve muhabbetin artmasından dolayı Allah'a (c.c.) hamd ettik ve Üstadı Azam (k.s.) himmetine şükürler eyledik.
Rabıta konusunda sorduğumuz soruya gelince, Hakkı Efendi "Nakşibendî Tarikatı Beyanı" adlı kitabının dördüncü bab, üçüncü kısmında, rabıta mürid. müşahede, isimler ve sıfatların tecellisi makamına ulaşmış yüksek terbiye sahibi bir Üstad"a bağlanır. Hal böyle iken, rabıta ve gavslık ve kutupluk şart değildir. Rabıta, sadece isimlerin ve sıfatların tecelli etmesinden itibaren caizdir. Nakşibendî olmayanlarda bu makam, o şahıs için kemâl sıfatı bütün kemâl sıfatları yüksek
Nakşibendî cemaatinde ise ilim, kudret, sehavet (alçakgönüllülükle) gibi bütün kemâl sıfatlarını Allah (c.c.) yolunda kullanması esastır. İmam-i Rabbani "Mektubaf'ın birinci cildinde yer alan birçok yazısında; kutup ikidir, birincisi İrşad Kutbu'dur. Her türlü hidâyet ve nurun geldiği, fakirlik, zorluk ve yok oluş gibi Nebilik kemâllerinin sonuna ulaşmış kimsedir. "Nefahatta" belirtildiğine göre, Kutup Dairesinden çıkanlara "El-Racebiyye" denir.
Diğeri ise Medar Kutbu'dur. Yalnızlık, ayrılık, erime ve mahvolma konularında velayet kemâllerinin sonuna ulaşmış kimsedir. Pahalılık, ucuzluk, yağmur ve bitkilerin yetişmesi gibi dünyevî bütün konular onun elinden olur. Gavs ise, Şeyh Muhittin El-Arabi'ye göre Kutbu Medar'm ta kendisidir. Ancak İmam-ı Rabbani ve Nakşibendî ileri gelenlerine göre, Kutbu Medarındandır. Ancak, Ebdal (veliler), Evtad (ileri gelenler), Nakipler ve Neciplerin başında olup, hatta Ebdallerin tayini ve azli onun elindedir.
Üstadı Azam'in da İrşad Kutbu olduğuna dair açık deliller ve kuvvetli işaretler bulunmaktadır. Bunları yeni yazılan Risale'de detaylı olarak belirtmiştir. Bahsi geçenden ve İmam-ı Rabbaninin "Mektubaf'ının 1' inci cildindeki elli yedinci mektubunda detaylı olarak belirttiği gibi, Kutbu İrşad makamının daha yüksek olduğu öğrenilmiş bulunuyor. Hace Muhammed Kar Mesakh "Fasıl El-Hitap" kitabında; Peygamber (s.a.v.) mübarek zamanında İrşad Kutbuydu. O zamanlarda Üveys Karani'nin amcası Üsameddin (r.a.) Kutbu Medar'dı. Her ne kadar sahabe mertebesine ulaşmasa bile, ne zaman bir soru sorulduğunda Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ihtiyaç kadarını emrederdi. Üstadı Azam da rabıta hakkında, müride rabıta olacak şeyhin fani olması gerekir. Yine Üstad Hazretleri "Risalet El-Râbıta" adlı kitabında yer alan "Müridin, Allah'a (c.c.) fani olan şeyhinin ruhaniyetini tam olarak almalıdır" ibaresi vardır.
Müridlerin rabıtada gördükleri şekillere ve hayvanlarca Rabıta Tecellisi denir, kimin tabiatına şevk, muhabbet ve güzellik hakim ise ona güzel ve iyi şekiller görünür. Kimin tabiatına korku ve celâl hakim ise, ona korkunç şekiller görünür. Mürid celâlsiz ve cemâlsiz olamaz. İlk önce celâl görünürse arkasından uygun yüze cemâlin görünmesi ümit edilir.
Müridin göğsünde gördüğü yumurta şeklindeki üç beyaz leke, Sülüs latîfesi olup, asıl makamı olan, girdiği ve inşallah diğerleri de girer.
Buraya gelişiniz ise, siz de çok iyi biliyorsunuz ki sizin yararınızadır. Biz şimdi Türbe-i Şerifi imar ediyoruz. Bayramdan sonra zorunlu olarak Terçonk'a geleceğiz. Bayramdan sonra gelirseniz türbeyi sürekli ziyaret etmeniz sorun olacaktır. Bayramdan önce gelip, türbenin imarına yetişip burada birkaç gün ikâmet etmeniz sizin için daha uygun olacaktır. Risâle'den istediğiniz nüsha ise, bütün nüshalar etrafa dağıtıldı ve şu anda işlerimiz çok yoğun, geleceğinize yakın size bir nüsha hazırlamış oluruz. Böylece beraberinizde müridlerinize hediye olarak götürürsünüz.
Babanıza, kardeşlerinize, oğlunuza ve bütün müridlerinize selâmlarımızı ve dualarımızı gönderir, dualarınızı eksik etmemenizi temenni ederiz. Efendimiz Muhammed (s.a.v.) ehli beytine ve bütün sahabelerine salat ve selât ve selâm olsun.
Tagi (Tahi) (k.s.) Hazretleri'nin Halifesi Şeyh Fetullah (k.s.) Hazretleri tarafından Sâmî (k.s.) Hazretleri'ne yazılmıştır
Efendimiz Muhammed (s.a.v.) ehli beyti ve sahabelerinin hepsine salat ve selâm olsun.Bazı fetva alimlerinin, malik'in (mal sahibi), hayvanının ilk defa başkasına verdiği zararı sayısıyla tazmin etmez ve bununla ilgili konuda..
Her şeyin hamdıyla teşbih ettiği Allah (c.c.) adıyla ve Efendimiz Muhammed (s.a.v.) ehli beytine ve sahabelerinin hepsine salat selâm olsun ve sonra,Biliyorum ki, Hanefi Mezhebinin "Mecma El-Enhur" de denilir ki; hayvanı ve köpek arkasından güderek gönderirse, anında veya gönderdiği anda meydana gelen zararı tazmin eder. hayvanların sağa ve sola mayii etmemelidir kaydıyla.
Ancak, gütse bile kuş türlerinden zararı tazmin etmez. Aynı zamanda bir dabbe (mal türü hayvan) ve köpeği gütmüyorsa, zararı tazmin etmez, zira bu durumda hayvanlar yaptıkları fiilde bağımsızdırlar veya hayvan köpek gece ya da gündüz kurtulup bir mülke ve kişiye zarar verirse bu durumda da Malik zararı tazmin etmez.
Bu mektup Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin ölümünden sonra Tahi (k.s.) Hazretleri'nin oğlu MUHAMMED
ZİYAEDDİN (k.s.) tarafından, Erzincan Eşrafına gönderilmiştir.
Bütün hamdler Allah'a mahsustur: Salatü selâm kıyamet gününe kadar, Allah'ın Resulü'nün, bütün âlinin, ashabının ezvac ve zürriyetinin,ensarı ve asharinin (dünürlerininkayınlarının) üzerine olsun!
Bundan sonra bu mektup, yüce kapı eşiğinin hizmetçisinden Erzincan'daki halis ve temiz kardeşleri olan evkaf komisyonunadır. Allah (c.c.) canlan belâlardan muhafaza edip, sevdiği ve razı olduğu şeylerin yapması üzerine sabit eylesin! Gazabına sebep olmayıp, kurtuluşlarına sebebi olan, onlardan belaların men eden, dünyadaki yükselmelerini celbedici hükümleri, vasıtalarıyla icra kılsın. Zira aziz ve zelil edici Allah'tır.
Malumunuz olsun ki. şeyhlik ve irşad makamının birçok adab ve şartlan vardır. Bazıları, batına göredir ki, onları kul ile Rabbin (c.c.) arasında olup, onları hiç kimse bilmez. Belki bilinmeleri Rabbe (c.c.) havale edilir. Lakin kulun dıştaki görünüşü, şeriatın istikameti üzere mutabık olmasıyla o gizli şey"in eseri görünür. Yani cisminin azalarından herhangi birisinden şeriata muhalif bir şey sadır olmamasıdır. Çünkü o gizli manevî makamın medarı, Allah'a (c.c.) yakınlık kalbin masivaya taalluku (ilgisi) olmayıp, Allah'ın (c.c.) zatında fani olmakta, daima manevî huzurunda bulunmak ve onlardan bahs edilmesi uzun süren daha başka şeylerdir.
Bazıları da zahire göredir ki, şeyh (mürşid) olan kimse kendisi kâmil (olgun) ve başkasını da kemâle erdirecek kabiliyete alan bir mürşid tarafından irşad için icazetli olması her türlü itikad ve inancını sünnet-i seniyyeye göre tashih ettikten (düzelttikten) sonra, bütün işlerinde mürşidine tabi olması mümkün olduğu kadar ruhsattan korunması, belki yaptığı amelleri azimete, hatta imkân dahilinde, mezhebler arasında üzerinde ittifak, bedeninden kan alınsa, Şafiî, Hanefi mezhebleri imamlarına göre, abdesti sahih olması için Nakşibendi tarikatının adabına göre Hanefî mezhebine riâyet edip, abdest alması lâzımdır.
Keza Hanefi olan kimse, hanımına el değdirse, mezkur adaba göre Şafiî mezhebine riâyetle abdest alacaktır. Aynı şekilde Malikî ve Hanbelî mezheblerine de riâyet etmesi lâzımdır. Dinde herhangi bir sünnet olursa olsun, hükmü de böyledir. Hatta rivayet edilmiş ki, tasavvuf ehlinden birisi, şeyhin birisine gidip yanında oturdu. Şeyh öksürüp öh öh ederek tükürüğünü kıble cihetine attı. Sofi, "Kendini dinde yolu olmayan şeylerden muhafaza etmeyen kimse, başkasını yolsuz işlerden muhafaza edemez' diye hemen yanından kalktı. Diğer birisi de, bir şeyh ile camiye girerken, şeyh evvelâ sol ayağını ileri sürerek camiye girince, adamı içinden, "Peygamberin (s.a.v.) sünnetine riâyet etmeyen kimse, arkadaşlığa lâyık olmayıp, yapacağı sohbeti Allah'ın (c.c.) huzuruna yaklaşmaya sebep olamaz" deyip, ondan ayrıldı.
Yine sâlik olan kimse, akidesini mezkur şeylere göre tashih ettikten sonra, ruhsatlardan sakınması lâzım olduğu gibi dinde, bid'a olan şeylerden de kendini muhafaza etmesi şarttır. Bid'a: Peygamber (s.a.v.) ile sahabeleri (r.a.) asrından sonra meydana getirilen, ona Peygamber'in buyurduğu hadisi şamil olmayan, dört mezhebin kaidelerinden (kurallarından) hiçbir kaidenin hükmüne de girmeyen şeydir. Hatta Müslümanların işleri başında bulunan davasında bulunanları cezalandırmaları, hatta başkası da ondan ibret alıp, İslâm dini bid'alardan korunulması için, onu o makamdan uzaklaştırmaları lâzımdır. Çünkü sünnette yeri olmayan bütün bid'alar, sapıklıktır.
Beyhaki hadis kitabının şuabü'1-iman bahsinde Hazreti Peygamber,
"Bir kimse, bid'a sahibini tanzim etse (büyütse), gerçekten İslâmiyet'in yıkılmasına yardım eder" diye buyurduğunu rivayet etmiştir. İşte yukarıda bahs edilen mezkur iyi vasıflarla muttasıf olanlar, ancak Nakşibendî tekkesinde oturabilir. Neseb ve maddi evîâdlık, muteber değildir. Çünkü mürşidlerin hakiki evlâdı, odur ki onların boyalan ile boyanıp cezbeleri ile muttasıf olup Allah'ın sevgisi kalbin noktasında öyle yerleşmiş ki, masivayı (Allah'tan başkasını) unutmuş, Allah'a (c.c.) karşı kulluk hakkını ifa etmeye kalkmış kimsedir.
Tarikat reisi olan Şah-i Nakşibend de (Allah, bizi onun sırlarıyla kutlayıp, ondan razı olsun!) denildi ki, sen bu makama nesebinle veyahut şeceren ile mi eriştin? sorulduğunda, buna neseb ve şecere ile kimse ulaşmadı. Ancak cezbe vasıtasıyla erişebilir. Nitekim, "Hak Teâla tarafından hâsıl olan cezbelerde tek bir cezbenin makamı, insan ve cin amellerinin olan cezbelerde denk gelir" buyurmuştur.
Bundan sonra, Nakşi tarikatı ve Hace Sâmî Efendi (k.s.)'nin tekkesi, çocuk oyuncağı olmaması ve Müslümanların sapıklarına da sebep olmaması için. bu işte titizlik ve ihtiyatlı davranmanız rica olunur. Çünkü böyle bir durum zıılm etmekten, hırsızlık yapmaktan daha büyük bir günahtır. Zira, birisini öldüren veya hırsızlık eden veya zulm eden kimse, din çerçevesinden çıkmış olduğunu herkes bilir. Onun bu fiil ve hareketinde ona uyan bir kimse, kendisi de dinden çıktığını anlar. Lâkin irşad makamında oturup da o makamın vasfıyla muttasıf olmayan kimse, kendisinin doğru yolda olduğuna halka gösterdiği için, birçok avam tabakasının doğru yoldan sapıtmalarına sebep olur.
Allah, insanların efendisi olan Muhammed'in (s.a.v.) yüzüsuyu hürmetine, sizi devamlı saadet üzerinde bulundursun! Ay ve güneşin devamı müddetince, insanların mezkur efendisine, ashabına ve zürriyetine salat ü selâm ve sena olsun!.
Tahi (k.s.) Hazretleri'nin oğlu Muhammed Ziyaeddin (k.s.) tarafından Sâmî (k.s.) Hazretlerinin oğlu
Selahattin Kırtıloğlu'na yazılmıştır
Bütün hamdler şol Allah'a olsun ki, emirlerine itaat etmeyi, nehiylerinden korunmayı kullarına ihsan eyledi. Salat ü selâm, Efendimiz Muhammed'e (s.a.v.) olsun ki, Allah'ın emirlerini yapmanın ve nehiylerinden sakınmanın yollarını açıklayıcısıdır. Her iki yolu bize kadar ulaştıran âl ve ashabına da olsun!
Bundan sonra bu mektup, yüksek dergâhın hizmetçisinden, Allah yolundaki güvenilir kardeşi, en yüce şeyhin veledi halkı, hakka' 1-yakîne ulaştırmaya çalışan muhterem evlât Selâhaddin Efendiye'dir. Allah onu nezdinde makbul olanlardan eylesin.
Mektubunuz, hizmetçiye ulaştı. Selâmetinize ve ondan mesleğe sahâhiyet kokusu duyduğuna çok sevindi. Bu durumunuz için, Allalva hamd ve şükür etti. Ey kardeş! Bu tarikat, hatta diğer tarikatlar da üzerinde kuruldukları usullerden başka bir ilâve veya ondan bir eksiklik yapmaya hiç kimsenin müdahale etmesine hakkı olmayıp ve ehillerinin, Allahü Teâlâ'dan başka hiçbir kimseye, ihtiyaçları yoktur. Onlar daima kendi kusurlarını ve Allah'ın azametini düşünürler. Kınamaları ve onları yapan kimseler hakkında, şiddetli tehditten haber veren birçok âyet ve hadisler, vârid olduğu, kibir, ucb, hased (kıskançlık) gibi kötü ve yerilen evsafları kendilerinden sıyırmakla, çalışmaları, daima Allah'a yönelmek ve razı olduğu şeylerde olup, kendilerinde, mezkûr kötü vasıflardan kalbi temiz olmayan kimse, iyi vasıflarla muttasıf olması ve onları tahsil etmeye çalışması, farz-i ayn olan şeylerdendir.
İşte bu gaye üzere yüksek tasavvuf âlimleri, Kâdiriyye, Kübreviyye, Çeştiyye ve Gazâli'nin tarikatı gibi birçok tarikatlar kurmuşlardır. Fakat bu mertebeye vâsıl olmak için, tarikatların âlâsı, yüce Nakşibendi tarikatıdır. Allah bizi ve sizi, sahibinin sırlarıyla takdis eylesin. Çünkü bu tarikatın esası sünnet-i seniyyenin mütabeatı, dindeki ruhsatlardan ve Allah'ın rızası olmayan bid'alardan korunmak üzere kurulmuştur. Bununla beraber Taği Üstadı Azam, Allah bizi ve sizi onun sırlarıyla kutlayıp ondan razı olsun. Beyan ettiğine göre, Nakşi tarikatında mezkûr vasıfların diğer birçok şartları vardır ki salik olan mütabeat eylediği mürşidine karşı muhabbeti ve mürşidinden başka, dünya mürşidlerle dolu ise veya ondan daha yüce bir mürşid de olsa, hidâyeti ancak kendi mürşidinin aracılığına hasr edilmiş olduğuna itikad etmesiyle, hakkında ihlâs sahibi olması bidayette güç de olsa, kendisine emirlerine imtisal nehy eylediği şeylerden sakınma hasıl olması için mürşidine emirlerine imtisal nehy eylediği şeylerden sakınma hasıl olması için mürşidine teslim olmasıdır.
Öyle ise, akıllı olan kimseye, dünyasını ahiretine mezra edip, hayatını dâr-i bekada (ahirette helakine ve AHah'a (c.c.) karşı mahcubiyetine (utanmasına) sebeb olacak şeylerde zayi etmemesi ve (harcamaması) lâzımdır. Bu nasihat, akıllı kimsenin zihninde sabit olup dünyanın kötülüğü, rezaleti, aşağılığı, aklında yerleştiği vakit, aziz ve Yüce Allah'ın rızasının olduğu şeylere çalışması lâzımdır. Allah'a kavuşmanın yolu işte budur. Şayet birisine Nakşibendî tarikatına intisabı mümkün olmayıp, belki yukarıda adları geçen diğer tarikatlara mensup bir mürşid mevcud olup da o kimse ona karşı ihlâsı da hasıl olsa, kendi hidâyeti için ona gitmesi gerekir ve o zaman, Allah yolundaki tarikat ecdadının mahbubu, sevgilisi olur. Zira tarikata mensup ecdadının mahbubu, sevgilisi olur. Zira tarikata mensup ecdadının tarikattan maksadları Allah Celle ve Alâ'ya ulaşmaktır.
Allah, Efendimiz Muhammed'in (s.a.v.) alinin, sahabenin (r.a.) üzerine salatü selâm eylesin.
Eser Ünal TUYGUN'UN PİRİ SAMİ HAZRETLERİ HAYATI VE SOHBETLERİ ADLI ESERİNDEN ALINMIŞTIR
EMEĞİ GEÇEN HERKESE TEŞEKKÜRÜ BİR BORÇ BİLİRİZ
YAZIM YANLIŞLIKLARI GÖRÜRSENİZ
info@terzibabamezarligi.com adresimize bildirirseniz seviniriz.
Sohbetler
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'yle ilgili yayınlanmış hiçbir eser yoktur. Ancak Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin Adnan Efendi adlı müridi tarafından kaleme alınan eski Türkçe sohbetleri mevcuttur. Ancak bu sohbetlerin yazıldığı kitapçık basılmamış ve yayınlanmamıştır.
Yalnızca birkaç tane fotokopi yoluyla çoğaltılmıştır. Sohbet kitabıyla ilgili geniş bir araştırma tarafımızdan yapılmış olup Erzincan ili ve ilçelerinin bazılarında (Refahiye, Kemah, Karakaya Beldesi) sohbet kitabına rastlanmış olup, bu sayı tespit edilmiş haliyle 10 adeti geçmemektedir.
Yine Erzincan dışında Vakıflar Genel Müdürlüğü Tescil Şube Müdürü Tahsin Türker Bey'de de aynı kitapçık mevcuttur. Söz konusu sohbetler aynı kalemden ele alınmıştır. Ancak, Bitlisin (Güroymak) ilçesinde ikamet eden tasavvuf âlimlerinden Nurettin Efendi'de de, Sâmî (k.s.) Hazretleri'ne ait aynı kitapçık mevcuttur.
Fakat yazılış şekli farklıdır. Adnan Efendi tarafından kaleme alınmış olan, sohbet kitabı muhtemelen başka zatlar tarafından yazılarak çoğaltılmıştır. Ama bu kitapçığın da muhteviyatı aynıdır. Sohbetler bölümü, hiçbir değişiklik yapılmadan, kitapta yer almıştır.
Erzurumlu Adnan Efendi (Doğum 1867 - Ölüm?)
Bu kitabın hazırlanmasında Adnan Efendi'nin büyük bir rolü vardı. Adnan Efendi Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin tarikatına girmiş ve Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin sohbetlerini kaleme almıştır. Muhtemelen Salih Baba Divanını kaleme alan da Adnan Efendidir. Adnan Efendi Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin sohbetlerini kaleme alırken kendinden de bahsetmiştir. Kendinden bahsettiği bölümü aynen aktarıyoruz.
Erzurum civarında Türkmen Erzurum'a 11 saat mesafede bulunan Kisha adındaki gönül okşayan (Güze) geçmişler. Salihlerden olmakla tanınmış Efe Hoca zade diye bilinen ailenin evlâdındanım. Adı gelen köyde Ali Efendiyle, Efe Hoca adıyla şöhret bulmuş bir âlim nam salmıştır. Onun oğlu âlim nam salmıştır. Onun oğlu âlimlerden Davut Efendi dedemin pederidir. Bu zâtın ilim sahibi hanımlardan Zehra Hanım namındaki eşinden Sahabettin, Muhittin ve Ahmet adlı üç evlâdı olup Şerafettin Efendi babasının babasıdır. Bu Şehabettin Efendi'nin Münevver Hanım adlı hanımından Hasan, Hüseyin ve Haşim, diğer hanımı Esma hanımdan da Dursun ve Halit adlarında toplam 5 oğlu olup, bunlardan Hüseyin Ağa benim babamdır. Babam Rusya üzerine açılan savaşta ihtiyat askeri olarak silah altına alınıp Anadolu Osmanlı Ordusu'nun öncü sınıfının 4. alayının 2. taburunun 3. bölüğü asteğmenliğine getirilip, sonra tayin olmuştur. Kars'ın ihtilası sırasında Rus askerleri tarafından esir edilip sonra serbest bırakılmıştır. Daha sonra köye dönen babam, tarikat ehli Halil Ağa'nın oğlu Ahmet Ağa'nın kızı Fatma Hanımı nikâh etmiştir. Bu hanımdan Ali ve Adnan adında (bu sohbetleri kaleme alan zât) iki oğlu olmuştur.
Adnan Efendi ailesini, böyle anlatmaktadır. Kendisi ilim başlangıcını köyünde Molla Ahmet, Yusuf Efendi ve Halit Efendi adlarındaki hocalardan temin ettim. Rumi 1295 senesinde Erzincan'a gelerek Halil Ağa Cami Medresesinde Rüştü Efendi'den Kuran öğrendim. Mustafa Efendimden de sarf ve okuma usulleri okuma tahsiline başladım. Ayrıca meşhur hattat Mustafa Hilmi Efendi'den de hat dersi alarak sülüs ve nesih hatlarında icazet aldım. Gene Hacı Süleyman Efendi adlı birinden de nice dersler aldım
1882 yılında Erzincan Askeri Rüştiyesine (ortaokul) devam edip, tahsilimi bitirdikten sonra 1885 senesinde diplomamı alarak 4. Osmanlı Ordusuna devamlı memur olarak kabul edildim
Tedrici olarak 1200 kuruş maaş ve rütbesine kavuştum.
Erzurumlu Adnan Efendi (Doğum 1867 - Ölüm?)
Altın Silsileden Şeyh Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin dergâhına 1889 yılında bağlanmak şerefine kavuştum. Kendilerini 1885 tarihinde bir anlık görmekle şereflendim. İkinci bir defa olarak da 1307 tarihinde görmekle gözlerim aydınlanarak derhal hallerine inanıp teslim olarak mübarek tarikatlarına girerek bahtiyar oldum. 1884 tarihinde bir cuma günü çarşıda bir saraç dükkânında oturuyordum. Baktım ki yukarıdan siyaha çalan, ibadet için yapılan cübbeli, mübarek nurlu yüzü mükemmel aşk ve muhabbet eseri olarak balmumu renginde, sarı; fakat güler yüzlü ve nuranî bir mübarek zât geliyor. Dükkân sahibine "Bu zât kimdir?" diye sordum. Dedi ki, "Tagi (k.s.) Hazretleri'nin halifesidir. Hınıs'tan yeni gelmiştir.
İşte o vakte kadar ne kendilerini görmüş idim ne de ismi şeriflerini işitmiştim. Bundan bir müddet sonra nisbet ve kemâlâtının nurlarını, ışıklarını etrafa yaymaya başladı. Birtakım kalbi ölmüş kimseler, o kemâlâtın kudsi pırıltılarının ışıklarını yok etmeye kalkıştılar. Birçok inkarcılar türedi. "Müridleri deliriyormuş'" gibi halkı bu mübareğe bağlanmaktan ürkütecek sözler söylemeye başladılar. Ancak başarılı olamadılar.
Adnan Efendi tarikata girişini ise şöyle anlatmaktadır:
Bir gün kalemde (dairede) salih arkadaşlarımızdan biri dedi ki; "Sen niçin tarikata girmiyorsun? Tarikat senin için
münasiptir." Dedim ki; "Birader Hanifılik... yeterli değil midir?" Böyle deyince o zât sustu. 1889 yılında bir başka arkadaş bana dedi ki; '"Şeyh Efendi Mesnevi-i Şeriften vaaz ediyormuş. Gidip dinleyelim." Dedim ki; "Pekâlâ gidelim." "Gittik ki, mübarek dergâhın mescidinde kürsü üzerinde ders anlatıyordu. Beyan ettikleri konu, Mevlâna Celâlettin Rum ile Şemsi Tebriz'in kavuşmaları idi. Sohbet esnasında Piri Sami (k.s.) Hazretleri, Şemsi Tebrizhi'nin dilinden naklen "Ah" edince benim gönlümde de öyle bir tesir hâsıl oldu ki, artık bir daha mübarek meclisini bırakamadım.
Bir süre sohbetlere devam ettim ve Şeyh (k.s.) Hazretleri'nin tahsil; "Beni Şeyh Efendiye götür." O zât da beni götürdü. Teravih namazından sonra beni huzura çıkardı. Gittim elini öptüm ve geri çekilip ayakta durdum. Gönlüm titremeye başladı. Hafız Nurettin Efendi dedi ki; "Efendim, Adnan Efendi, kabulünüzü istirham ediyor." Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri dedi ki; "Ne iş yapar?" Dedim ki; "Dairede mülazımım. (Astsubay) Şeyh Hazretleri beni aldı. Alt katta bir odaya götürdü. İstiğfardan sonra musafaha tarzında elimi eline alıp buyurdu ki; "Kabul ettim." Buyurdu ki; "Biz de seni müridliğe kabul ettik" bana bazı tembihlerde bulundu.
Tarikata girdiğim gece bir rüya gördüm. Mübarek dergâhın mescidinin mihrabına yakın bir yerde sağ yanım kıbleye karşı arka üzeri yatıyorum ve sanki mübarek mescidin doğu tarafındaki pencerenin birinde üzerime devamlı bir rüzgâr esiyor. Öyle uyandım. Yarındası ikindi vakti dergâha gittim. Sâmî (k.s.) Hazretleri buyurdu ki; "Gece ne rüya gördün?" Ben de rüyamı söylemedim ve bana hiçbir şey söylemedi ve bana ders verdi.
Aşağıdaki beyit de Adnan Efendi'ye aittir.
Asrımızın o aziz kutbu ile
Yani, coşkun derya olan Muhammed Sâmî ile
Onun feyizlerinin nurları ile baştan başa Bu Erzincan şehri nurlandı, aydınlandı.
Rahmetinle Ya ilâhî sen bizi lâyık kıl Adnan 'ı; Sami'nin eşiğinin kelpi olmaya
Adnan Efendi'nin hangi tarihte vefat ettiği ve kabrinin nerede bulunduğu hakkında elimizde kayıtlı bir bilgi mevcut değildir.
SOHBETLER-(I)-1903
Bismillâhirrahmânirrahîm
(Rahman ve Rahim olan Allah'ın (c.c.) adıyla)
Hamd ve sena Allah'a (c.c.) mahsustur. Hadsiz salat onun elçisi Hz. Muhammed'e (s.a.v.) olsun. Onun ashabına ve bütün inanan kullara da rahmetler olsun. Hz. Ebubekir-i Sıddık hürmetine Mevlâ'm bizleri bağışlasın. Bizden her ne hata meydana gelir ise affetsin. Rabbim bizler gibi günahkâr kullara, lütufta bulunarak, pirleri kendi Zâtına kavuşmaya vasıta kılsın.
Piri Sâmî (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ;
"Şah-ı Nakşibendi (Allah onun aziz sırrını takdis etsin)." Efendimiz Hazretleri MAKAMAT'ında şöyle buyurmuştur: "Resulullah (s.a.v.) Efendimiz Hadis-i Şerifinde "Eğer kardeşim Musa sabretseydi, göklerin ve yerin bütün iç sırlarını (Melekutunu) keşfederdi." Yani, eğer kardeşim Musa (a.s.) Hazreti Hızır (a.s.)'la beraber, oğlanın başını kopardığında; gemiyi delip ayıplı kıldığında; duvarı doğrulttuğunda sabretse idi, göklerin ve yerin melekutunu (sırları) elbette ona açılırdı" buyurdular. Bir diğer Hadis-i Şerifinde de;"Sabreden zafere ulaşır" buyurmuşlardır. Yani her türlü meşakkate (zorluklara) sabretmek sebebiyle istenene zaferle ulaşılır.
Sabrın neticesinde ne kâr var? Onu şu âyet-i kerime ile tefsir etmek mümkündür." (Resulüm!) Sabah ve akşam Rablerine, sırf onun rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte candan sabır ve sebat et."
- Kehf Suresi, âyet: 28. Bu âyet-i kerime:
"Ubudiyet (kulluk) makamı, risalet (peygamberlik) makamından büyüktür. Namazdaki "Ettahiyyaf'ta bu şöyle geçer:
Abduhu ve Resuluhu; yani Allah'ın (c.c.) kulu ve elçisi olan Hazreti Muhammed (s.a.v.) diye şahadette bulunuruz. Peygamberliğin sığınağı olan Hazreti Muhammed (s.a.v.) diye şahadette bulunuruz. Peygamberliğin sığınağı olan Hazreti Muhammed (s.a.v.) Efendimizin ubudiyeti (kulluğu) risaletinden (peygamberliğinden) önce gelir. Bu anlaşıldıktan sonra, bu âyet-i kerimede emr olunduğu üzere sabahtan akşama ve akşamdan sabaha kadar onlar Rab'lerini çağırırlar, dua ederler; "Eğer sen öyle olamaz isen onlarla beraber sabret." Ki onlar da peygamberler ve onların varisleri olan nuranî zatlardır; onlar da Rabbimi akşamdan sabaha, sabahtan akşama kadar çağırırlar. Eşiğe başlarını korlar, O'nu gözetler. Kullukta herkes sabit olamaz ki... Velilerin en yukarı makamı, makam-ı ubudiyettir, (kulluk makamıdır). Kulluk makamı her makamdan, hatta peygamberlik makamından yukarıdır.
Çünkü peygamberlik, Yüce Yaratıcının ihsanı; kulluk ise kulun kendisinin çalışmasıdır. İnsan kendi faaliyeti, çalışması ve gayreti ile Yüce Yaratan'ın kulluğuna çalışmalı ve kulluk üzerinde sabretmelidir. Şuhud Tecellilerinin çeşitleri vardır, kulluk makamı bunlardan yukarıdadır. Müridin vazifesi de edebdir. Kulluk makamında olan bir zât (vasıtası) ile sabretmeli ve sebat etmelidir ve Şeyhi'nin kulluk makamında olduğunu muhakkak bilmeli ve bize gereken onunla sabretmektir" diyerek şeyhine hürmeti vazife bilmelidir. Dünyanın sevgisini gönlünden çıkarmaya gayret edip çalışmalı, Şeriat-i Muhammediye'ye (İslâm dinine) bağlanmalı, vücudunu Şeriat-ı Muhammediye'ye teslim etmeli; kalbini de akşamdan sabaha, sabahtan akşama kadar kulluk makamında bulunan şeyhi ile Yüce Yaratıcı'yı kalben çağırmaya münhasır kılmalıdır.
Dünya sevgisini gönülden çıkarmanın çok önemli sayılmasının sebep ve hikmeti şudur: Hadis-i Şerifte "Dünya sevgisi her hatanın başıdır" buyurulduğundan; dünyaya sevgisi olan adamı, bu dünya sevgisi kulluk makamından olan şeyhiyle beraber sabretmeye müsaade etmez. Bir de bu yüce tarikatta kardeşlerine (ihvanına) hizmet etmek çok önemlidir. Mürid demelidir ki; falan kardeşim bu şerefe benden ziyade devam edip hizmete dayanmıştır. Zikir halkasına devamı benden fazladır diyerek kesmelidir. Zira dünya, Rabbini çağırmaya müsaade etmez. Zenginlik mani değildir, ancak dünya sevgisi engeldir.
İşte müridin vazifesi bu 4 şeye fevkalâde bir özenle dikkat etmektir. Bunlar:
l.Şeriat-i Muhammediye'ye (İslâm dinine) varlığını teslim ederek anlık ve fani sevgilerini kesmek.
2.Şeyhinin hürmetine bağlı olmak.
3.Akşamdan sabaha ve sabahtan akşama kadar, kulluk makamında olan şeyhi ile Yüce Yaratıcı olan Hazreti Allah'ı (c.c.) kalben çağırmaya kalbini tahsis etmek.
4.Sebepleri açıklanmış olduğu üzere, kardeşlerine hizmet etmek.
Şayet bu 4 özellik bir adamda bulunursa, o adam kemâle ermiş kişilerden olur.
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ:
Şahı Nakşibendi (k.s.) buyurdular ki; "Bu yol ahlâk yoludur. Kötü ahlâkı değiştirip yerine iyi huylar koymak içindir." Mevlânâ Hazretleri Halit (k.s.) Efendimizin halifesi Süleyman Bağdadî (k.s.) Efendimiz Hazretleri (HADİKATÜN NEDİYYE = İYİLERİN BAHÇESİ) adındaki değerli kitabında şöyle der: "Bir inanan insana (mümine), namaz, zekât, oruç, hac ve kelime-i şahadet, farz-ı ayn (her kişinin kendisinin bizzat yerine getirmek zorunda olduğu farz) ise, Tarikat-Âliye'ye (Yüce Tarikata) girmek de tıpkı bunlar gibi farz-ı ayn'dır. Şu yönüyle farzı ayn'dır. Ki, tarikatla ahlâk değişikliği olur. Madem ki kötü ahlâkı iyi ahlâka çevirmek her insana farzdır. Başka bir suretle kötü ahlâkı tedavi etmek çaresi olmuyor. Onun çaresi ve ilâcı ancak tarikattır. Çünkü tarikat, kötülenmiş ahlâkı gidermek içindir. Kötü ahlâkı değiştirme farz olduğundan ötürü, Tarikat-i Aliye (Yüce Tarikata) girmenin de insan soyu üzerinde
farz-ı ayn olduğunda artık kesinlikle şek ve şüpheye yer yoktur.
"TARİKAT-1 MUHAMMEDİYE'"de de yazıyor ki; "Yetmiş dokuz kötülenmiş ahlâk karşısında, yetmiş dokuz övülmüş ahlâk vardır.
Kötü ahlâkını iyi ahlâk ile değiştirmek herkesin boynuna farzdır. Nakşibendilerin Hatme-i Hace'lerinde okunan yetmiş dokuz kere "ELEM NEŞRAH LEKE..."; "Biz senin göğsünü (kalbini) açmadık mı?" ile başlayan İNŞİRAH Suresinin (Kur'an, 94) bu sırada okunması dahi, bu kötü ahlâklardan kurtulmak içindir. İnsan daima Hatme-i Hace'de bulunsa ve kendi hissesine dağılan taşlardan hiçbirisi düşmese dahi, o Hatme'nin hemen hepsini de kendisi okumuş gibi olur. Ne kadar velilerin ruhları var ise, hepsi de o halkada, o zikir meclisinde bir araya gelirler. ELEM NEŞRAH LEKE suresi, kötülenmiş ahlâklardan kurtulmak için okunduğu halde; tarikata