
Piri Sami Hz. Hayatı
Önsöz
Bütün milletlerin tarihlerinde, o toplumun yapısına uygun olarak yerleşmiş bazı eğitim kurumlarının bulunduğu bir gerçektir. Bazıları geçmişte kalsa da bizim de toplum bünyemize uygun manevî hayatımızı yönlendiren ona bağlı olarak dünya hayatımızın ahengini teminde önemli rol oynayan müesseselerimiz mevcuttur. Esaslarını tamamen dinden alan ve her yaştaki insanımıza hitabeden tarikat müessesesi bunlardan biridir. Tarikat insanlara Allah, Peygamber ve velilerin doğru yolunu ve insan sevgisini esas alarak, güzel ahlâkı öğretir.
Tarikatların sosyal ve dini hayat yönünden en dikkat çekici yönü büyük toplulukların İslâmlaşmasındaki rolüdür. Anadolu'da olduğu gibi Avrupa, Afrika ve Asya'nın en uzak köşelerinde dahi İslâmlaşma büyük çapta ehli tarikatın çalışmaları sayesinde gerçekleşmiştir.
Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in yüce şahsiyeti ve mucizeleri; pek çok insanı iman dairesine nasıl çektiyse dervişler de fikir, davranış ve kerametlerle insanların Müslüman olmasına vesile olmaktadır. Bugün hâlâ dünyadaki İslâmlaşma hareketleri genelde, insanların gönlüne hükmeden tarikatların çevresinde gerçekleşmektedir.
Erzincan'ın yetiştirdiği mümtaz şahsiyetlerden Muhammed Sâmî Erzincanî Hz.'leri de Nakşibendi Tarikatı'mn Hâlidiye kolu'na mensup irşadla görevlendirilmiş kâmil bir şeyhtir.
Nakşibendi Tarikatı'nı "Hâlidiye" ismi ile devam ettiren Mevlânâ Halid-i Bağdadi 19. asır Osmanlı ilim ve kültür tarihine şahsiyeti ve tarikatıyla büyük tesirleri olmuştur. Mevlânâ Halid (k.s.) her biri zahiri ve batini ilimlere icazet verebilme yetkisine sahip yetiştirdiği yüz on altı halifesiyle Osmanlı Ülkesi'nde en yaygın ve müessir tarikat hizmetini gerçekleştirmiştir.
Nakşibendi Tarikatı'nın Hâlidiye kolu vasıtasıyla günümüze kadar uzanan ve canlılığını devam ettirmesine vesile olan halkalardan biri de Muhammed Sâmî Erzincanî (k.s.)'dir.
Piri Sâmî Hz.'leri ile ilgili olarak yaptığımız çalışmada ulaşabildiğimiz bütün yazılı ve sözlü kaynaklan değerlendirmeye aldık. Gerek vakıflarla ilgili belgelerde olsun gerekse Arapça, Farsça ve Osmanlıca vesikaların tercümesine özen göstererek aktarmaya gayret ettik.
Bu kitabın hazırlanmasına beni teşvik eden. hazırlanırken yardımını esirgemeyen bütün dostlara şükranlarımı sunuyorum.
Ünal TUYGUN
Önsöz
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
Ya Rabbi senin mübarek ismini anarak ve senin Rahmetine iltica ederek sözlerime başlarım. Ya Rabbi sana hamd eder, her işimde senden yardım dilerim.
Bizleri rüşt ve kemâle ulaştıran Efendimiz Hazreti Muhammed'e (s.a.v.) ve Ashâb-ı Kirâm'a salat ve selâm olsun.
Cenâb-ı Hak Kur'an-ı Kerim'de buyuruyor ki; "Haberiniz olsun ki Allah'ın veli (kulları) için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir. Onlar iman edip takvaya ermiş olanlardır. Dünya hayatlarında da ahiret (hayatında) da onlar için müjde vardır. Allah'ın sözlerinde asla değişme (imkânı) yoktur. Bu en büyük saadetin ta kendisidir."'"
Büyük İslâm âlimi Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin hayatını biraz olsun anlatabilmek ve onun yaşantısını, onun fikirlerini gelecek nesillere aktarabilmek gayesiyle hazırladığım bu kitabın, Erzincan'ın tasavvufı yapısına da ışık tutacağı kanaatindeyim. Büyük İslâm âlimi Piri Sâmî (k.s.) Hazretlerini kırık dökük kelimelerle elbetteki anlatmak imkânsız. Ancak bir başlangıçtır. İbni Mesrük Tusi Hazretlerine sordular: Tasavvuf nedir? Buyurdu ki: "Tasavvuf; ayrılık kabil olan şeyden gönülleri temizlemek ve yine gönlü kendisinden ayırmak, kabil ve caiz olmayana bağlanmaktır."
II)
Yunus, 62-64.
Aziz ve Celil olan Allah (c.c.) bir kudsî hadiste "Benim velilerim benim kubbelerim altında gizlidir. Onları benden başka kimse bilmez"'2' Bazı insanlar vardır ki şeyh ve mürşidlere dil uzatırlar. Bu onlarda hastalık haline gelmiştir. Yazık çok yazık, onlar tasavvuf cihanına erme saadetinden çok uzaklar, onlar bir düşünseler çok şey kaybettiklerini anlayacaklar. Bir hikmet var ki binlerce, milyonlarca insan bir velinin arkasında gidiyorlar.
Allahü Teâlâ (c.c.) buyuruyor ki; "Ey iman edenler, Allah'tan korkun ve sadıklarla beraber olun"(3) Hazreti Mevlânâ bir gün birini üzüntülsü gördü ve dedi ki; "Bütün gönül darlığı bu âleme gönül bağlamaktan gelir."
Gönül kuşu her dala yuva yapacak olsa yuva yapacak yer kalmaz, gönlü öyle bir yere bağlayacaksın ki binlerce kıyamet kopsa sana yalnızlık derdi çökmesin. Sen onunla olunca o seninle olmaz mı?
Erzincan, büyük İslâm âlimlerinin yaşadığı ve günümüzde de var olduğu bir yer evet bu günde var. Yeter ki gönlümüzdeki perdeyi kaldıralım, yüreğimize sevgiyi, acıyı, ağlamayı ve hepsinden önce merhameti koyalım. Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri bir sohbetlerinde buyuruyor ki; "Kimsenin kalbini kırmayınız, herkese hürmetle muamele ediniz, zira karşısındaki bir veli olabilir, böylece onların nazarına ve hikmetine kavuşursunuz. Evliyanın nazarı ve bakışı kimyadır. Eğer onu bunu incitmeyi huy ve tabiat edinirseniz bir gün
2) Tezkiretül Evliya, Feridüddin Attar. l3)Tevbe, 119.
bilmeden Allahü Teâlâ'nın (c.c.) sevdiklerinden birinin kalbini kırar üzersiniz de sonra perişan olursunuz. Nitekim Hadis-i Kudside ben kalpleri kırık olanların yanındayım buyuruldu. Bunun için her gördüğünü Hızır bil demişlerdir."'4*
İslâm dinine büyük hizmet eden, İslâm dininin dünyaya yayılmasında büyük emeği olan cihan devletinin yetiştirdiği biz fani insanların tarihimizden ve tarihimiz içerisinde yaşamış olan büyük İslâm âlimlerinin yaşantılarından alacağı çok önemli dersler var. Cihangir padişah Kanunî Sultan Süleyman Han Hdime'ye geldiğinde Karamanı Hazretlerinin mescidini büyütüp cami haline getirdi... Ve o camiye hafızlar, müezzin ve hatip tayin buyurdu. O sırada dergâhta vazife gören Cerrah Zade Çelebi Şiicâeddin Karamanı Hazretleri'nin yaptığı duvarı yıktırmayıp olduğu gibi bıraktı.
Şeyh Karamanı, dergâhını ve mescidini büyütüp imar eden mimarın rüyasına girdi. Mimar Müslüman değildi ona;
"Ey Usta dedi. Bizim camimizden evvel sen gönlünün imarına bak ve Müslüman ol. Bu hal ile ölürsen ebedî olarak ateş çukurunda kalırsın."
Mimar uykudan uyanır uyanmaz kendini sokağa attı ve çığlığı bastı; "Ey Müslümanlar haberiniz olsun artık ben de Müslüman'ım ve adını Hidâyettir."01
Ünal TUYGUN
27.02.1997
'" Evliyalar As., s.346.
İstanbul ve Anadolu Erenleri, Tacüddin Karamanı, s.486.
Erzincan'da Tasavvuf ve Tarikatlar
Tasavvuf ve tarikatlar Osmanlı döneminde önemli bir yere sahiptir. Devlet idaresinde tarikatlar büyük rol oynamıştır. 1520'li yıllardan 1920'li yıllara kadar Erzincan Merkezinde Darül İlim Medresesi, Atabek Medresesi, İftiharüddun Medresesi, Nazmiye Medresesi, Pervane Medresesi, Toruntay Medresesi, Fahrettin Gazi Medresesi, Yeni Medrese Abdulkerim Medresesi, Ahmediye Medresesi mevcuttu. Yine söz konusu yıllarda Erzincan merkezinde Hane Zaviyesi, Tarhanten Zaviyesi, Kalanderhan zaviyesi, Pir Ömer Zaviyesi, Uğurlu Mehmet Bey Zaviyesi, Ürgen Şeyh Zaviyesi, Veled Bey Zaviyesi, Abdulkadir Geylanî Zaviyesi, Haydarihane Zaviyesi. Terzibaba Zaviyesi ve Tekkesi, Şeyh Abdurrahman Acar Tekkesi ve Şeyh Abdurrahman Güven Tekkesi.
1400"lü yıllarda Erzincan'ın Üzümlü ilçesine bağlı Karakaya beldesi Halvet? tarikatının merkezidir. O dönemden günümüze kadar ilimizde bulunan tarikat isimleri; Mevlevîlik, Halvetîlik, Kadirîlik, Nakşibendîlik olup, Erzincan tarihinde yaşamış büyük İslâm âlimleri (ulema, şeyhler) şunlardır: Pir Muhammed Bahaddin Erzincanî Hazretleri, Pir Ahmet Erzincanî, Kadı Ahmet Erzincanî Hazretleri, Ömer Vecihüddün Erzincanî Hazretleri, Şerafettin Muhammed Erzincanî Hazretleri, Sadık Muhammet Erzincanî Hazretleri, Osman Abdul Muhsin Erzincanî Hazretleri, El Erzincanî Hızır Bin
Mustafa Hazretleri, Erzincanî Osman Yusuf Hazretleri, Hüseyin Salih Al Erzincanî Hazretleri, Üveys Vefa Han Zade Hazretleri, El Erzincanî Mevlânâ Pirî Hazretleri, Es Seyyid Abdulgani El Frzincanî Hazretleri, İshak Rızayi Erzincanî Hazretleri, Frzincanî Muhammet Me'mun Abdulvahhab Hazretleri, Şeyh Abdurrahman Erzincanî Hazretleri, Eğinli Mehmet Efendi Hazretleri, Hacı Hafız Mehmet Efendi, Terzibaba Hazretleri, Şeyh Hacı Fehmi Hazretleri, Şeyh Hacı Rüştü Efendi, Şeyh Fevzi Efendi, Şeyh Muhammed Abdulbaki Hazretleri, Şeyh Piri Sâmî Hazretleri, Şeyh Muhammed Beşir Efendi, Şeyh Abdurrahman Güven Hazretleri, Şeyh Dede Paşa Efendi, Şeyh Abdurrahman Acar Efendi, Şeyh Mehmet Nayır Efendi, Şeyh Abdurrahim Reyhan Hazretleri.
GİRİŞ
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri, Nakşibendi Tarikatının Halidiye koluna mensuptur.
Nakşibendi Tarikatı Buharalı Muhammed Bahaüddin Nakşibendi (1218-1389) tarafından kurulmuştur. Bu tarikat 3 koldan Hz. Muhammed (s.a.v.) son bulur.
1. Kol: Hz. Ali (k.v.), İmam Hüseyin (r.a.), Zeynel Abidin (k.s.), İmam Muhammed Bakır, Cafer Sâdık (k.s.)'dir.
2. Kol: Hz. Ebu Bekir (r.a.) Selman Farisî (r.a.), Kasım B. Muhammet Cafer Sâdık, Ebu Yezit Bistami, Ebu Hasan Harkani, Ebu Ali Farimedi.
3. Kol: Hz. Ali, Hasan Basri, Habib Acemi, Dâvud-ı Taî, Maruf Kerhi, Seriy Sakatı, Cüneyd-i Bağdadi, Ebu Ali Rudbari, Ebu Ali Kâtip, Ebu Osman Mağribi, Ebu Kasım Kürkani, Ebu Ali Ferimedi.
Silsile, günümüze kadar böylece uzanmaktadır. Nakşibendilik Ahrariye, Cemiye, Kasaniye, Mazhariye. Muradiye, Müceddidiye, Naciye ve Halidiye kollarına ayrılmıştır.
Nakşibendi tarikatının Halidiye kolu XIX. yy'da Ziyaeddin Halid (k.s.) Hz.'leri tarafından kurulmuş olup, Nakşibendi tarihinin en yaygın koludur.
Halidi kolunun Erzincan kol başı Sâmî (k.s.) Hazretleri olup bu kol aşağıdaki sıraya göre devam etmiş, günümüze kadar ulaşmıştır.
- Muhammed Sâmî-i Erzincanî (k.s.)
- Muhammed Beşir-i Erzincanî (k.s.)
- Dede Paşa Bayburdi (k.s.)
- Abdurrahim Reyhan (k.s.)
AİLESİ
Piri Sâmî Hazretleri Erzincan'ın Kırtıloğlu sülalesine mensuptur. Kırtıloğlu Mustafa Efendi'ye Osmanlı Devleti tarafından Sipahilik tımarı verilmiştir.
Sülalenin Kırtıloğlu diye anılmasının sebebi Erzincan'ın batısında bulunan OĞLAKTEPE Köyü ile
AYDOĞDU Köyü arasında KİRTİL Tımarı adıyla bir arazi olup o tımarın sahipleri olduklarından dolayıdır. Savaş zamanlarında hazırlık için belli bir miktar askerin giderleri karşılanmıştır.
Sülalenin soy şeceresi tam olarak diğer sayfadadır. Piri Sâmî (k.s.) Hazretlerinin Babası İbrahim Efendi medrese tahsili görmüş tarikat ehli bir zât olup aynı zamanda Erzincan merkez camilerinde imamlık yapmıştır.
Sâmî (k.s.) Hz.'lerinin birinci hanımı vefat etmiş ve ikinci defa evlenmiştir. Birinci hanımının ismini tespit edemedik, ancak ikinci hanımının ismi Mine Hatıın'dur. Birinci hanımından Hacı Nusrettin Efendi ikinci hanımından Eşref, Selahaddin, Şeyhattin, Fahrettin. Muhlise. Halise dünyaya gelmiş olup çocuklarından hiçbiri hayatta değildir. Torunlarının bir bölümü hâlen hayattadır.
DOĞUMU VE ÇOCUKLUĞU
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri 1847 yılında Erzincan'ın Selüke (Yeşilçay) Köyünde dünyaya teşrif buyurmuşlardır. Asıl adı Muhammed, ikinci adı Sami'dir.
Dünyaya teşrif buyurduklarında birçok hâl zuhur etmiştir. Henüz memede iken bir gün Erzincan'da ay tutulur. Ayın tutulduğu gece mahalle halkı bir araya toplanarak dua ederler. İçlerinden biri der ki; "Helâl süt emmiş bir çocuk aya tutulursa ay açılır." Bu bilge zatın sözü üzerine mahalle halkı harekete geçer ve söz konusu çocuğu aramaya koyulur, Muhammed Sâmî (k.s.) Hazretleri'ni arar bulur, aya karşı tutarlar ve ay açılır.
Diğer çocuklar gibi oyun oynamazdı, sessiz bir hali vardı. Yedi yaşında, bulunduğu mahalledeki tekkeye gider bir köşede konuşulanları dinlerdi.
GENÇLİĞİ
İlk derslerini Erzincan Müftüsü Kiremitçi zade Salih (k.s.) Efendi'den almıştır. Daha sonra Erzincan âlimlerinden Hacı Sâdık (k.s.) Efendinin tedris halkasından ilim tahsil ederek icazet almıştır.
İlmini daha da geliştirmek amacıyla İstanbul'a giden Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri, Fatih Medresesi'nde tahsilini başarıyla bitirerek Erzincan'a dönmüştür.
Yaşantısının tamamını İslâmiyet'i öğrenmek için geçiren Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri Erzincan'daki Kadiri şeyhlerinden Süleymaniyeli Şeyh Abdurrahman (k.s.) Efendiden yüce Kadiri tarikatı ve Gavslık makamıyla mükerrem olan aziz asırların kutbu Mevlânâ Şeyh Muhammed Vehbi Hayyat El Erzincanî (k.s.) Hazretlerinin birinci halifesi Şeyh Hacı Mustafa Fehmi(k.s.) Hazretleri'nden Nakşibendî tarikatını almış ve öğretmek tembihini almıştır.
Vuslat sarayının gül bahçelerine yönelmiş mükemmel büyüklerden Erzincanlı Hacı Hafız Mustafa Rüştü (k.s.) Hazretleri'nden de ders almıştır.
Şeyh Muhammed Vehbi Hayyat Hazretleri'nden tarikat almış bir zat "Ben Piri Sâmî Hazretleri büyük bir veli olacağını otuz beş sene önce keşfetmiştim. Bir vakit mahallemizin imamını değiştirmek gerekti hükümete müracaat ettik dediler ki; "Siz mahalle halkı olarak bir imam seçin, biz gerekeni yapalım." Bunun üzerine mahallenin önde gelenleri bir yere toplanıp uzun danışma ve tartışmalardan sonra Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'ni seçip uygun buldular. Kendisinin fikrini almak maksadıyla ve onay cevabını almak üzere ben ve birkaç kişiyi gecenin yansında yanına gönderdiler. Gittiğimizde gördük ki bir keten tohumu yağı çırasının ışığı karşısında dersini çalışıyordu. Biz olup biteni anlattık, dedi ki; "'Ben imamlık edemem, pederime söyleyin kabul ederse onu götürün o hizmeti o görsün" cevabını garip karşılamadık, zira gecenin o vaktinde ders çalışması bizleri hayrete düşürmüştü.
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ; "Tahsilim sırasında âlimlerden yaşlı ve salih bir zâtı ziyaretle duasını rica ettim. Dedi ki; "Oğlum benim duamdan ne gelir. Salih o ki herkesin duasını alsın. "Yani ET-TAHİYYAT'ta VE ÂLÂ İBADİLLAHİ-S SALİHİN" Allah'ın selâmı bize ve Allah'ın salih, iyi kullarına olsun manasındaki müminlerin dualarına dahil olan salihler zümresinden olmaya çalış."
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ; "Hacı Fehmi (k.s.) Hazretleri derdi ki, ilim isteyen bir talebe hocasının huzurunda kitabını açıp nasıl ki satırlardaki ilmi tahsil ederse, mürid de mürşidinin huzurunda kendi kalp kitabına bakıp öylece huzur ilmini elde etmeye çalışmalıdır."
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri İstanbul'da Fatih Medresesi'nde okurken boş zamanlarında bir saat tamircisinin yanında çalışmış ve buradan aldığı parayla geçimini sağlamıştır. Flocasının ısrarı üzerine çok kısa bir süre Tekirdağ ilindeki bir camide imamlık yapmıştır. Fatih Medresesi'ni başarıyla bitiren Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri müderrislik icazetnamesini alarak Erzincan'a dönmüş ve Erzincan'ın Üzümlü ilçesine bağlı Karakaya Beldesinde bulunan Piri Mehmet Efendi Camisinde imamlığa başlamıştır.
Karakaya Beldesi'nde bulunan (13 Mart 1992 depreminde yıkılmıştır) Piri Mehmet Efendi Camisinin aynı zamanda Vakıf Başkanlığını da yürüten Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri hafta sonları Erzincan iline gelerek Cami-i Kebir'de sohbet etmiştir.
Karakaya Beldesi'nde imamlık yaptığı tek odalı ev Karakaya Belediyesi tarafından tamir edilmiş ve ziyarete açılacaktır. İmamlık yaptığı dönemde bir hâdise yaşayan Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri imamlığı bırakarak Karakaya Beldesi'nden ayrılmıştır.
PİRİ SÂMÎ HAZRETLERİNİN
ABDURRAHMÂNİ TAHİ HAZRETLERİYLE
TANIŞMASI (1882)
Karakaya Beldesi'ndeki imamlık görevinden ayrılan Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri bir süre memuriyet almıyor. Maddî durumundan dolayı hükümetten yeniden görev isteyen Piri Sâmî Hazretleri, Erzurum Rüştiyesinde dört yıl muallimlik yapıyor, Erzurum'dan daha sonra Hınıs İlçesi'ndeki medresede muallimlik görevine atanıyor. Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretleri ile ilk tanışması burada gerçekleşiyor. Bir gün Tahi (k.s.) Hazretleri, Hınıs'a teşrif buyuruyor. Piri Sâmî Hazretleri birkaç arkadaşıyla ziyaretine gidiyor.
PİRİ SÂMÎ HAZRETLERİ BUYURDU Kİ; "Büyük Pir Şeyh Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretlerini henüz görüp kalp arzusu ile bağlanmadan önce bir gün Hınıs'a teşrif ettiklerini söylediler. Bazı zatlarla beraber resmi bir surette ziyaretine gittik. Mübarek dizlerinin üzerine bir yastık alıp ona dayanarak oturuyordu. Biz içeri girince az bir miktar ayağa kalktı. Dillerini bilmediğim için tercümana dedim ki; Şeyh Efendi Hazretlerine arz et ki; "Kendi nefsini tanıyıp bilen Rabbini de bilir"mealindeki Hadis-i Şerifi tefsir buyursunlar, dinleyelim.
Tercüman bu ricamı arz edince, buyurmuş ki; "Arapça mı, yoksa Farsça mı anlatayım. Dedim ki; 'Arapça anlatsınlar', bu Hadis-i Şerifi Arapça olarak tam bir araştırmacı ehliyetiyle açıklayarak tefsir buyurdu. Orada bulunan halifeleri büyük Pirin böyle sohbetine sebep olduğum için bana memnuniyetlerini açığa vurdular."
Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretleri'nin sohbetinden büyük zevk alan Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri Büyük İslâm âlimi Tahi (k.s.) Hazretlerine intisap eder.
PİR] SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ; "Teslim ve bağlanmak maksadıyla Hınıs'tan kalkıp HAZRETİ PİRİ ÂZAM'ın ziyaretine gittiğimde ev halkıyla bulunduklarından bazı hocalar ile çadırda biraz oturduk. O vakit Mübarek Ramazan olması münasebetiyle "Ramazan hilâlini görmek şer'i meselesini görüşüp tartışıyorlardı. Bu esnada dediler ki Hazret-i Pir geliyor." Hepimiz çadırdan kendilerini karşılamaya çıktık, sarığı gayet güzel sarılmış ve iki pamuk entari üzerine güzel bir kürk giymiş idi. Henüz olgunluk ve hakikatini tamamen anlamaksızın derhal zâtına âşık oldum.
Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretleri'ni. köyü Nurşin'de (Güroymak İlçesi'nde) ilk kez ziyaret eden Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri görev yaptığı Hınıs'a geri döner. Ancak rahat değiidir.
PİRİ SÂMÎ HAZRETLERİ BUYURDU Kİ; "Kendilerine teslim ve tarikata bütün kalbimle girdikten sonra bir müddet mübarek ziyaretlerine gidemedim, o kadar muhabbet ve arzum var di ki yanıyordum. Gece gündüz rahatım ortadan kalktı. Bir gün birkaç zat ile beraber Hınıs'tan kalkıp Nurşin'e (Güroymak) gittim. Bir çimenlik yerde Gavs-i Azam seyyid Sibgatullah (k.s.) Hazretlerinin memleketi ürünlerinden bir deri yastığa dayanmış, sohbet ediyordu. Beyaz çoraplı mübarek ayağını biraz uzatmış idi. Onun mübarek nurlu yüzünü görünce muhabbetim taştı, iradem elimden alındı. Hemen eğilip ayağını öptüm. Buyurdu ki; "Hay Hoca öyle bir mürid olmuş ki, artık ele kanaat etmiyor da ayak öpüyor."
İkinci ziyaretinden sonra Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri tekrar görev yeri olan Hınıs'a döner. Tahi (k.s.) Hazretleri bir ay sonra Hınıs'a teşrif buyurur ve Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri şeyhinin ziyaretine gider.
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ; "Birkaç memurla Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretleri'nin ziyaretine gittik. Huzurunda emretmeksizin oturamazdım." Mübarek sarığını mübarek gözlerinin üzerine indirmiş, bülbiilî (coşkulu) bir sohbet ediyordu. Bana otur demedi. Konak sahibi Nusret Ağa mumun ucunu almak bahanesiyle şeyh hazretlerinin yanına yaklaşarak; "Erzincanlı Hoca ayakta kaldı, emret otursun" demesine rağmen hiç duymadı.
Nusret Ağa tam üç defa oturmam hususunu Tahi (k.s.) Hazretleri'ne söylemesine rağmen bana otur denilmedi. Herkes oturup da beni ayakta bekletmesinden dolayı pek ziyade canım sıkıldı. Gönlümden türlü türlü vesveseler geçti. Kendi kendime dedim ki; "Acaba bu Şeyh'in yanına gelmeyenler hep cehenneme mi gidecek? Artık bir adamı bu kadar insanın içinde bunca sıkmak olur mu? Kısacası sohbet son buluncaya kadar bu gibi düşüncelerle tamiki saat kadar ayakta kaldım.
Sohbet sonunda dağıldık, gönlüme bir şevk ve muhabbet meydana geldi. Evvelce gönlümden geçen düşünceler tamamıyla irade (istek) ve muhabbete dönüştü." Oturmam için sık sık ricada bulunan konak sahibi Nusret Ağa'ya Tahi (k.s.) Hazretleri sonradan buyurmuş ki: "Niçin bırakmazsınız ki kardeşlerimizi terbiye edelim. Hocanın oturması için niçin o kadar zorladın? Buranın halkı yanında onun kıymet ve itibarı vardır. Onda meydana gelmiş olan varlığını kırmak için böyle bir fırsat her zaman ele geçmezdi."
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ
ABDURRAHMANI TAHİ (k.s.) HAZRETLERİ
DERGÂHINDA (1882)
Gün geçtikçe şeyhine karşı muhabbeti artan Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri Hınıs'taki muallimlik görevinden istifa eder ve Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretleri'nin Nurşin (Güroymak) deki dergâhına gider.
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ; "Memurluğu bırakarak Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretleri terbiye dairesine girdiğimin başlangıcında bir odada meşgul oluyordum. Tahi (k.s.) Hazretleri'nin damadı Molla Hasan yanıma gelip öteden beriden söz açtı. Bana dedi ki; "Sen buraya niye geldin, senin ilmin mi yoktu amelin mi yoktu? Halbuki hepsi sende var, öyleyse buraya niye geldin?" Madem ki buraya bir kere gelmişsin ne kadar kalmak niyetindesin? Sen memurluğu da bıraktın, buradan gittikten sonra ne yapacaksın? Dedim ki; "Allah aşkını, sevgisini öğrenmeye geldim, bu kapıya baş koydum, muhabbet tahsili için beş sene burada kalmaya niyet ettim."
Molla Hasan dedi ki; "Bu niyetin çok ince bir niyettir, fakat beş senede maksadın yerine gelemezse ne yaparsın?"
"Ne yapayım çıkar giderim. Ya köylerin birinde imamlık ederim, yahut gene bir memurluk elde eder çoluk çocuğumun geçimini sağlamaya bakarım."
Molla Hasan belli etmediyse de konuşmam hoşuna gitmemişti.
"İnşallah maksadınız daha tez hasıl olur" diyerek yanımdan ayrıldı. Meğer Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretleri damadı vasıtasıyla beni imtihan ediyormuş.
Molla Hasan beş-altı saat sonra bir daha yanıma gelerek dedi ki; "Sen diyorsun ki beş sene burada kalırım, maksadım yerine gelmez ise gene köylerin birinde imamlık ederim. Yahut yine memurluk alırım. Anlaşılan sen buraya yalnız gelmemişsin (Allah tektir, teki sever) bu yüce tarikat yalnızların işidir. Halbuki senin fikrinde başka şeyler var sen buraya yalnız gelmemişsin, boş yere bekleme eline bir şey geçmez. Vakit varken çık git işine bak.
"Molla Hasan'ın bu sözleri üzerine halis (ihlaslı bir niyetle) elini öperek dedim ki; "Senin önünde dönüş yapıp tövbe ediyorum. Sen Türkçe biliyorsun, ara sıra buraya gel sohbet edelim. Ben o niyetimden döndüm. Bu kapıdan hiç ayrılmamaya niyet ettim."
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ; "Tarikata girdiğimin başlangıcında huzura ne kadar dikkat ettimse de zihnimi huzura bağlayamadım. Tahi (k.s.) Hazretlerine dedim ki; "Efendim bu yüce tarikattan fayda almaya belli ki kabiliyetim yok. Müsaade buyur çıkıp gideyim."
Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretleri buyurdu ki; "Nakşibendi tarikatında kabiliyet şart değil."
Bunun üzerine uzun müddet bana Zuhurat kapısı açılmadı.
Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretleri buyurdu ki; "Senin üzerinde kulların hakkı var. Bu haklar sana maneviyat kapılarının açılmasını engelliyor. Helâllik almalısın."
Gerçekten de Hınıs'taki ağaların birinden bir iş dolayısıyla bir miktar para alınıştım. Hemen Hınıs'a hareket ettim. Para aldığım ağanın yanına gittim ve dedim ki; "Senin benden bu kadar alacağın var, bu parayı al ya da helâl et."
Ağa ne parayı alırım, ne de helâl ederim. Benim bir güzel seccadem var. Niyet etmiştim Piri Tahi (k.s.) Hazretleri'nden bir müridine hediye etmeye. Eğer bu seccadeyi kabul edersen ben de hakkımı helâl ederim.
Seccadeyi kabul ettim. O da hakkını helâl etti. Allah'a şükürler olsun ki (manevî) fetihler ortaya çıkmaya başladı.
Nurşin (Güroymak) da konuşulan dil genelde Farsça ve Arapça'nın karışımı bir dildir. Halkı Arapça ve Farsça'yı da çok iyi konuşmaktadır. Piri Sâmî Hazretleri, Türkçe'yi, Arapça'yı çok iyi bilmektedir. Ancak konuşulan dili bilmemektedir. Oysa mürşidi Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretleri sohbetlerini genellikle o dilde yapmaktadır. Buna rağmen Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri sohbetlere katılmaktadır.
PİRİ SÂMÎ HAZRETLERİ BUYURDU Kİ;
"Tarikatta yol alırken pek çok meşakkatler çektim. Halkın çoğunluğu Türkçe'yi bilmezler. Yörenin dili genelde Farsça'nın karışımı bir dildir. Tahi (k.s.) Hazretleri'nin her sohbetinde bulunuyordum. Sohbetinin neden ibaret olduğunu anlayamazdım. Fakat buna rağmen sohbet meclisinden pek çok feyiz ve muhabbet alırdım. Büyük Pir Hazretleri böyle sıkıldığımı bilip durumuma oldukça merhamet buyurmuş, bulunmadığım bir yerde demiş ki;
"Hoca dilimizi anlamıyor, kilim arasında yatmaya alışmamışken, şimdi ahır içinde kilim arasında yatıyor."
Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretleri Piri Sâmî Hazretlerine büyük ilgi gösteriyor ve yanında bulunan hocalara Erzincanlı hocayla yakından ilgilenmeleri talimatını veriyor, bir gün Piri Sâmî (k.s.) Hazretlerini yanına çağıran Tahi (k.s.) Hazretleri buyurdu ki; "Hoca sen halini söylemiyorsun, bir mürid üç günden fazla halini şeyhine söylemez ise müridden müridlik gider, şeyhten de şeyhlik gider." Kâtibi Molla Mustafa dedi ki; "Efendim Erzincanlı hoca dilimizi bilmez sıkıldığı için halini arz edemiyor, emrederseniz ben aracı olayım."
Tahi (k.s.) Hazretleri buyurdu ki; "Halini başkalarına açmamak şartıyla aracı ol."
Molla Mustafa'nın vasıtasıyla Tahi (k.s.) Hazretlerine durumumu arz ediyordum. Bir gün Tahi (k.s.) Hazretleri benden bir kutu kibrit istedi. Kibritin konuşulduğu dilini bilmediğimden elime bir kibrit kutusunu alıp Arapça dedim ki; 'Kibrit işte budur, kutuda budur "Berid" Farsça kelimesi de malumlarınızdır." Ben işi anlayınca bu halimden dolayı Tahi (k.s.) Hazretleri sevinçlerini açığa vurdular.
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretleri'nin Dergâhında yirmi dört saatini Allah sevgisini öğrenmekle geçirir. Dillerini bilmediği halde sohbetleri dinler. Günlerce sohbetleri dinlemesine rağmen hiç konuşmaz. Bir gün sohbet bitiminde sohbette bulunan bazı müridler "Sen sohbetten hiç bir şey anlamıyorsun, boşuna gelip oturuyorsun", dediler. Bunun üzerine Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri; "Şeyhimiz az önceki sohbette şunları buyurdu" deyip herkesi hayrete düşürdü.
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri yirmi yedi gündür Tahi Hazretlerinin dergâhındadır ve çok büyük mesafeler kat etmiştir. Günün birinde dergâhta bulunan Seyyid İbrahim Efendi Tahi (k.s.) Hazretlerine "Efendim Erzincanlı hoca hiç konuşmuyor derdini de açmıyor. Tahi Hazretleri buyurdu ki; "Hoca yirmi yedi gündür halini söylüyor. Yirmi yedi senelik yolun bağlısı Seyyid İbrahim sen ki halini söylemiyorsun. Geçen geçti çık buradan git."
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ; "Bir gece abdest alırken bana bir hâl oldu, yüzümü yıkıyorum öyle bir zanna kapılıyorum ki sanki Allah (c.c.)'ın yüzüne bakıyorum (haşa sunime haşa) gece yansı gittim Tahi Hazretleri'nin hizmetçisine dedim ki; "Efendime git arz et, Erzincaırlı hoca halini anlatacak." Tahi Hazretleri bir elinde keçe, bir elinde yastık dışarıya teşrif buyurdu, keçeyi bana verdi, yastığın üzerine kendi oturdu. Az önce yaşadığım olayı kendilerine arz ettim. Beni ziyadesiyle azarladı, payladı ve kötüledi. Buyurdu ki; "Kul nere Alemlerin Rabbi olan Allah (c.c.) nere." Bunun üzerine o hâl benden yok oldu gitti.
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri, Tahi (k.s.) Hazretleri'nin dergâhında iyice pişmekte ve kemâle ermektedir. Elinde olmayan bazı hâller zuhur etmektedir. Yüreğindeki Allah (c.c.) sevgisi seller gibi coşmakta kabına sığmamaktadır.
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ; "Tarikata bağlandığım ilk zamanlar bana bir hâl oldu ki her neyim varsa kim ister ise verirdim. Hatta saatimi bile verdim. Ama sonradan bana bir pişmanlık geldi ve şöyle düşündüm: "Benim verdiğim şu saate ihtiyacım var idi, niçin verdim? Ama sonradan aklımdan geçirdiklerimden dolayı pişman oldum ve Şeyh Ahmet Efendiye dedim ki: "Ben saati falan zata hediye ettim. Ancak sonradan aklımdan verdiğim için pişmanlık geçti. Ama ben saati hediye ettiğim için çok memnunum, o yaptığım hediye ve hibenin sevap ve faziletlerine noksanlık gelir mi? O da dedi ki getirmez, senin hediyen yerinde kalmış olur.
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ; "Bir gün Molla Abdulhakim ile beraber Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretleri'nin hanımı Fatma Hatun'un kabrini ziyarete gittik. Orada bana bir hâl oldu. Tahi (k.s.) Hazretleri'ne durumu arz ettim. Buyurdu ki; "Hayır olsun bu senin halin değil yanında kim vardı? "Molla Abdulhakim vardı" dedim. Buyurdu ki; "O hâl onun hâlidir, ondan sana yansımıştır."
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ;
"Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretleriyle birlikte Zerikan köyüne gittik, orada Molla Abdulhakim ile birlikte bir yerde misafir olduk. Molla Abdulhakim bana dedi ki; "Tahi (k.s.) Hazretlerinin halifesi Hacı Süleyman Efendi bu köy
kabristanında yatmaktadır, kabrine git ve de ki (büyük Pir Hazretleri bana himmet etsin) dedim ki; "Kabirde böyle söylemekten ne çıkar?" cevaben dedi ki; "Sen git dediğim gibi yap, ben de Mushaf-i Şerifi (Kur'an-ı Kerim'i) alıp kabristana gittim. Kur'an okudum, sevabını ruhuna hediye eyledim ve şöyle dua ettim: "Hacı Süleyman Efendi ben garibim, fakirim, çaresizim, gerçi liyakatim ve hak ettiğim yoktur, fakat onların lütuf ve kerametleri çoktur. Tahi (k.s.) Hazretlerine rica et bana himmet etsin." Böyle niyaz ettikten sonra döndüm geldim, misafir olduğumuz evin sahibi dedi ki; "Tahi Hazretleri'ni davet ettim bizim evi şereflendirecekler", ikindi namazından sonra Tahi Hazretleri eve teşrif etti. Onu karşılamak için dışarı çıktık ki hizmetçisiyle beraber geliyor.
Bana yaklaşınca elimi omzuma koyup buyurdu ki; "Hoca bugün sen Hacı Süleyman Efendiye benziyorsun." Elimi elime alarak, gel Hacı Süleyman Efendiye seni anlatalım.
ABDURRAHMANI TAHİ (k.s.) Hazretleri buyurdu ki; "Bu zat Bitlislidir. Hanesi Nurşin'de olup Nurşin'de keyifsizlenmiş. Biz o vakit bu köyde idik, hasta olduğu halde buraya çıktı geldi. Şu niyetle ki eğer vefat eder isem Pirimin yanında vefat edeyim. Ve bir de, "Garip olarak gurbette ölen şehit olarak ölmüştür" mealindeki hadisi şerifin hükmünce garip olduğu halde ölüp şehitlik mertebesine ulaşayım, diye düşünmüştü.
Can çekişme halinde bizim Şeyh Fethullah Efendiye danışmış ki; "Açıktan kelime-i tevhid okusam nisbetime zarar verir mi?" diye sorunca Şeyh Fethullah demiş ki; "Hayır zarar vermez, çünkü hadis-i şerifte ölmek üzere olanlarınıza lâ ilahe illallah sözünü telkin ediniz" emri varid olmuştur. "Lâ ilahe illallah işte şahit olunuz ben müminim."
"Hadis-i Şerifte bııyurulmuştur ki (son sözü Iâ ilahe illallah olan Cennete girer) sen kelime-i tevhidi okuduktan sonra başka söz söyledin. Son sözün kelime-i tevhid olmadı." Tekrar lâ ilahe illallah Muhammedun Resûlüllah (s.a.v.) demiş. Şeyh Fethııllah Efendi (k.s.) demiş ki; "Hadis-i Şerifte Muhammedun Rasûlüllah belirtilmemiştir. Yine son sözün sayılmaz." Bunun üzerine, Lâ ilahe illallah diyerek Cenâb-ı Allah (c.c.) huzuruna varmış ve artık başka söz söylemeksizin ruhunu teslim etmiştir.
"Köyümden uzak eyledi ruhu canını teslim, kim ki garip olarak ölürse o şehit olarak ölmüştür."
Adı geçen Hacı Süleyman Efendi son nefeslerini vermeye yakın Tahi (k.s.) Hazretleri yanına gelir ve Halifelerine buyurur ki; "Hacı Süleyman Efendinin ruhuna Cennet kokulan yayılıyor. Sakın cahillerden kimse yanına bırakmayınız, zira o güzel kokulara tahammül edemezler."
1882 yılında Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretlerinin dergâhına giren Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri Şeyhi Tahi (k.s.) Hazretlerine o kadar bağlanmıştır ki artık gözü hiç bir şey görmez. Piri Sâmî (k.s.) Hazretlerini yanına çağıran Tahi (k.s.) Hazretleri buyurdu ki; "Kimse sanmasın ki, bu huzuru oturarak ve istirahat ederek bulduk. Seni bir kere kırıp yapmak geliyor, yani bir sefere çıkmak icabediyor.
İstersen Erzincan'a git gel istersen de, ben Hizan'da Gavs-ı Azanı (k.s.) Hazretleri"nin ziyaretine gideceğim sen de benimle birlikte gel. Sâmî (k.s.) Hazretleri buyurdu ki "Efendim Hizan'a gelirim Erzincan'a gitmem." Tahi (k.s.) Hazretleri buyurdu ki; "Pekâla gel ama dersen ki benim şeyhim oraya gider, gittiği dergâhta kendisine saygı gösterilir, k.ymet verilir öyle düşünme, biz o kapının hizmetkârıyız. Sen orda düşündüğün gibi olmadığımızı görünce düşün, bak ihlasına zarar gelir mi?" Sâmî (k.s.) Hazretleri buyurdu ki; "Efendimin emirleri üzerine düşündüm ve kendilerine Erzincan'a giderim- dedim ve Erzincan'a gelerek birkaç gün kaldım.
HALİFE OLUŞU
VE ERZİNCAN'A DÖNÜŞÜ
(1882-1883)
1882 yılında mürşidi Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretleri'nin yanına giden Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri 1883 yılında, yani bir yıl gibi kısa bir sürede halife olarak Erzincan'a dönüyor. Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri Halife oluşunu ve Erzincan'a dönüşünü şöyle anlatmaktadır:
"Tahi (k.s.) Hazretleri beni halifesi kılarak Erzincan'a göndereceği vakit Hizan'da Gavs-ı Azamın mübarek türbesine götürüp hırka-i şeriften bir uğur ve bereket saymak maksadıyla kendi üzerinde bulunan entariyi çıkarıp orada bana giydirdi. "Erzincan'a gelmek için emrolunduğumda yola çıkacağım gün bana birçok tavsiyeler buyurdu. Kendisiyle vedalaştıktan sonra dışarıya çıkıp halifelerinden Hacı Yusuf Efendi'ye rica ettim ki; "Şu benim mendilimi al Tahi (k.s.) Hazretleri'nin cebine koy onun kendi mendilini de bana getir. Hacı Yusuf Efendi mübarek mendilini bana getirdi." Mübarek mendilini boynuma bağladım, tam kırgınlık ve düşkünlük içerisinde tekrar zâtının yanına vardım. Elini öptüm ve dedim ki; "Efendim her ne kadar ayrılıp gidiyorsam da bu kapının boynu sırmalı Kelpi'yim." Tahi (k.s.) Hazretleri buyurdu ki; "Bakın hoca ne diyor? Her ne kadar görünüşte ayrılıp gidiyorsam da manen gönlüm buraya bağlıdır."
Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretleri'nin dergâhında kırk yedi tane icazetli hoca vardır. Birçoğu yıllardır dergâhta hizmet etmesine rağmen icazet alamamıştır. Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin bir yıl gibi kısa bir sürede icazet alarak Erzincan'a görevlendirilmesi dergâhta bulunan hocaları ve müridleri rahatsız etmiştir. Bu rahatsızlığın farkına varan Tahi (k.s.) Hazretleri orda bulunanlara buyurur ki; "Efendiler hocanın icazetini daha önceleri verecektik. Ancak sizlerin böyle rahatsız olacağınızı tahmin ettiğim için bu zamana kadar uzattım. Erzincanlı hoca buraya geldiğinde sobası temizlenmiş, kuru odunla doldurulmuş, önünde de tutuşturucu yerleştirilmiş duruyordu, ben sadece kibrit çaktım."
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin halife olması dergâhta rahatsızlık meydana getirmiştir. Dergâhta bulunan hocalar, "Efendim biz yıllardır buradayız, bizden birine verilseydi, daha iyi olmaz mıydı?" diyorlar. İtirazda bulunan müridlere Tahi (k.s.) Hazretleri buyuruyor ki; "Erzincanlı hocayla birlikte kabristanda falan zâtın türbesine gidiniz. Ne zuhur ederse gelip burada nakil ediniz, itiraz eden hocalar söz konusu türbeye Piri Sâmî (k.s.) Hazretleriyle birlikte gidiyor ve türbenin bulunduğu yerde meydana gelen hadiseyi Tahi (k.s.) Hazretlerine şöyle anlatıyorlar:
Efendim Erzincanlı hocayla emredilen türbeye gittik ve o zâta teveccüh edince gördük ki bir ulu divan kurulmuş
Resulullah Efendimiz yanında Hulefa-i Raşidin ve Sahabe efendilerimiz ile Şahı Nakşibend ve diğer Pirlerimiz oturmuşlar.
Erzincanlı hocayı huzura getirdiler. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in emir buyurması üzerine hocanın başına bir sarık sarılıp beline bir kuşak kuşatıldı ve eline bir asa verilerek dua buyrulup fatiha okundu. Tahi (k.s.) Hazretleri buyurdu ki; "Oğlum, Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimizin emrine muhaliflik olur mu? Hocanın halifeliğini kimlerin emrettiğini gördünüz. Bizim elimizde olsa halifeliği evlâtlarıma veririm.
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri Erzincan'a geleceği vakit Tahi (k.s.) Hazretleri tarafından yanına Cuma adında bir mürid görevlendiriliyor. Cuma, Erzincan'da Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin halifeliğini duyurmak ve zâtını insanlara anlatmakla mükelleftir.
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri geldiği ilk gün önceden imamlık yaptığı Karakaya Beldesi'nde kalmıştır. Daha sonra Erzincan'a dönen Sâmî (k.s.) Hazretlerinin yanında gelen Cuma adlı müridden kendisinden övgüyle bahsetmesinden dolayı rahatsız olmuş ve bu övgülere lâyık olmadığını, rahatsızlığını Tahi (k.s.) Hazretlerine bildirmiştir. Cevaben bir mektup yazan Tahi (k.s.) Hazretleri mektubunda buyuruyor ki; "Şüphesiz Cuma, Erzincan'da nisbeti ilan etmeye sebep olmuş, yani tarikata bağlılığını ve başkalarının da bağlanması gerektiğini duyurmuştur."
1883 yılında Erzincan'a dönen Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri doğum yeri olan Selüke (Yeşilçay) Köyü'ne yerleşmiştir. Altı ay süreyle bu köyde ikamet etmiş ve tekke açmamıştır. Ancak birçok insan gelerek kendisine mürid olmuştur. O dönemde Erzincan'ın nüfusu elli üç bin dokuz yüz kırk yedidir ve birçok dergâh ve medrese mevcuttur. Bundan dolay da bazı endişeleri vardır. Tahi (k.s.) Hazretlerine aşağıdaki mektubu yazar:
"Efendim beni Erzincan'a gönderdiniz, halbuki ben bîçareyim, fakirim, yalnızım, kimsesizim, Erzincan'da büyük âlimler var. Şeyhler de bulunuyor, her ne kadar nisbetleri yoksa da şöhretleri vardır. Burada nisbet neşri, (yani size bağlanmayı yayabileceğim) aklım kesmiyor."
Mektuba cevaben Tahi (k.s.) Hazretleri şöyle buyuruyor; "Kişi yâr yolunda ceset olmalı, cansız olmalıdır. Yani Allah (c.c.) yolunda cesur ve yürekli olmalıdır, sen kimsesizim yalnızım diyorsun. Keşke yalnız olsan, yalnızlık pek hoştur. Yüce Allah (c.c.) yalnızları sever. Allah (c.c.) yalnızlarla beraberdir."1
Abdurrahmanı Tahi Hazretlerinin Halifeleri
1. Şeyh Muhammed Sâmî (Erzincan)
2. Şeyh İbrahim Çokresi
3. Şeyh Mustafa (Bitlis)
4. Şeyh Süleyman
5. Şeyh Yusuf (Bitlis)
6. Şeyh Fethullah (Verkanis)
7. Şeyh Abdülhadi Çarçahi
8. Şeyh İbrahim (Bulanık)
9. Seyyid Tahir Abri
10. Molla Ahmet Taşkesenli (Erzurum)
11. Molla Abdullah (Hizan)
12. Şeyh Abdullah (Nurşin)
13. Şeyh Reşit (Nurşin)
14. Seyyid İbrahim (Siirt) Zukayd
15. Seyd Abdulkahhar (Siirt)
16. Şeyh Abdulhakim (Siirt)
17. Şeyh Abdulkadir Melekand (Hezan)
18. Haceli Yusuf (Hınıs)
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin Mürşidi Şeyh Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretleri'nin hayatını ve fikirlerini anlatan İŞARETLER adlı kitapta Tahi (k.s.) Hazretleri'nin birinci halifesi olarak Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri gösterilmiştir. (Ümran Yayınları, s. 18)
KIRTILOĞLU DERGÂHI (1884) (PİRİ SÂMÎ HAZRETLERİ)
Tahi (k.s.) Hazretleri'nden icazet alan Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri Erzincan'da, dergâhını kurma kararı alır ve konuyu dedesine açar. Dedesi; "Allah yoluna tüm malım feda olsun sen insanlara hizmet etmek istiyorsun, arazimden bir bölümünü satarak senin dergâhı yapmana yardımcı olacağım" der ve bir bölüm arazisini satarak Piri Sâmî (k.s.) Hazretlerine parasını verir. Bu parayla eski Erzincan (1939 depreminden önceki Erzincan'ın yerleşim yeri) da bir arazi satın alarak dergâhını kurar.
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin sohbetlerine akın akın insanlar gelir. Ancak Piri Sâmî (k.s.) Hazretlerinin ilminden ve ününden rahatsız olan bazı guruplar; "'O şeyhin dergâhına gitmeyiniz, gidenler deliriyor" gibi lâflar üretirler.
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin ününü Erzincan ve civarında duymayan kalmamıştır. Mürşidi Tahi (k.s.) Hazretleri'ne yazdığı bir mektupta "Bir ayda on beş köy tarikatımıza girmiştir. Haftada on beş kişi tarikatımıza girmektedir." Mektuptan da anlaşılacağı üzere Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin büyük bir kalabalık müridi vardır. Erzincan'daki hocalardan bazıları Sâmî (k.s.) Hazretleri'nden rahatsızlığı hat safhaya ulaşmış ve dördüncü kolordu komutanı Müşir Zeki Paşaya giderek "Efendim Şeyh Sâmî (k.s.) Efendi geldi geleli halkımızın huzuru kaçtı, ne hikmetse o dergâha gidenlere bir haller oluyor. Sizden ricamız Padişahımız Abdulhamit Hana bu durumu iletseniz."
Hocaların şikâyetini Padişaha yazmaya niyetlenen Müşir Paşa gördüğü bir rüya üzerine niyetinden vazgeçer. Konuyla ilgili şu menkıbe anlatılmaktadır:
"Müşir Paşa şikâyetin olduğu gece rüyasında Piri Sâmî (k.s.) Hazretlerini kendisiyle konuşurken görür. Gece saat 3'te uyanarak yaverini çağırır ve arabasının hazırlanmasını emreder. Arabaya binerek Kırtıloğlu dergâhına Sâmî (k.s.) Hazretlerinin yanına gider, dergâhın kapısına vardığında Piri Sâmî (k.s.) Hazretlerinin beklediğini görür ve şaşırır. Sâmî (k.s.) Hazretleri; "Hayırdır Paşam, gecenin bu saatinde nereye böyle?" der. Bunun üzerine Paşa "Bitmiyordun da gecenin bu saatinde kapıda ne beklersin?" der. Bu olaydan sonra paşanın Şeyh Efendiye karşı muhabbeti artar ve dergâha sıkça gidip gelir.
Bir gün Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri paşaya buyurdu ki; "Dergâha her zaman gidip gelmek olmaz. Alemin nizamı bozulur, sen az git gel gönlün burada olsun yeter." Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin bu ince teşhisi, paşanın devletin işlerini aksatabileceği endişesinden kaynaklanmıştır.
Dergâhın kurulduğu yerde zaman içerisinde Mecidiyeke adında bir mahalle meydana gelir. Dergâhın bulunduğu yerde dergâha ait iki ev ve bir cami zaman içerisinde inşa edilmiştir (söz konusu yerler 1939 yılındaki Erzincan depreminde yıkılmıştır).
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri, Mürşidi Tahi (k.s.) llazretleri'yle birlikte mürşidinin çiftliği olan Tefık Köyü'ne gider ve; "Efendim bu köy nasıldır?" diye sorar. Tahi (k.s.) Hazretleri buyurur ki; "Efendimin köyüdür çok iyi bir köydür, suları var, çayırları var, âşıkları var. Hoca sen yarın Erzincan'a gittiğinde; izzetler, ikramlar görürsün ve benimle beraber gezdiğin günleri hatırlar, zevk o zevk idi, sefa o sefa idi, hizmet o hizmet idi" dersin.
Tahi (k.s.) Hazretleri'nin buyurduğu gibi Sâmî (k.s.) Hazretleri Erzincan'da büyük ilgi ve hürmet görüyordu. Ancak bazı gruplar bu ilgi ve hürmeti çekemiyoıiardı.
Bir gün Erzincan'da bulunan Erzincanlı hocalardan Baki Haba,( ' Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin dergâhına gider ve şöyle der:
"Sâmî Efendi elini önüme getir de göreceğini göresin. Ihınun üzerine mübarek şöyle karşılık verir. "Ben bu memlekete kavga etmeye gelmedim, siz büyük adamsınız, sizinle imtihan olmaya ne haddim var."
Erzincan'da bulunan Hacı Fehmi (k.s.) Hazretleri'nin dergâhına giden bir grup Piri Sâmî Hazretleri'ni kötülemek maksadıyla; "Efendim Kırtıloğlu Dergâhına gidenler gerek leveccühde, hatm-i Hace esnasında ayılıp bayılıyorlar." Hacı Fehmi (k.s.) Hazretleri buyurdu ki; "Şeyh Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretleri'nin bu zatlar üzerinde mutlaka bir tasarrufu var. Kendisi şimdi muhibdir. Allah (c.c.) âşıklarındandır, onun şevk ve aşk ateşi müridlerine yansımakta olup tahammül ( (*)Haki Baba Erzincan'da o dönemde görev yapan bir cami imamıdır.) edemeyenler de bağırıp çağırıyorlar, ne vakit HABİB olursa (kendisi sevgili makamına erişirse) müridlerinde o hâl kalmaz.
Bir gün bir zat Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin müridleriyle karşılaşarak; "Ben sizin şeyhinize inanmıyorum. Eğer himmeti varsa beni bu inkarcılıktan vazgeçirsin, kendisine cezbetsin (çeksin). Söz konusu zâtın konuşmasını müridleri Sâmî (k.s.) Hazretlerine iletirler.
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ; "Gidiniz o zâta söyleyiniz ki, bizde himmet yoktur, bizi buraya yüksek himmetli bir pir göndermiştir, himmet onun himmetidir ki pek yücedir. Himmetini bizim vasıtamızla buralara taşımıştır. O himmetten (ruhanî, manevî imdad) hissedar olmayan yoktur. Ama ne var ki, herkes bir türlü hisse kapar o adam da o himmetten kabiliyetine göre münkirlik (inkarcılık) kapmış, vücut (varlık) perdesinde kalanların hissesine münkirlik isabet edip kemiklerine işlemiştir. Çıkması çok zordur. Bir adam şeyhinden himmet isterse, benim marifetim benim muhabbetim var, ben böyleyim ben şöyleyim. derse o adam Allah (c.c.) bilmiyor demektir."
MÜRŞİDİNİN YANINDAKİ DURUMU
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri mürşidi Tahi (k.s.) Hazretlerrni tanıdıktan sonra adeta dünyaya sırt dönmüştür, makamını mevkiini terk etmiş, rahatı huzuru bırakmıştır.
Soğuk kış günlerinde bile bir kilim arasında yatardı. Dersini sürekli olarak çalışır, boş vakitlerinde dergâhı temizler, ahırda hayvanların bakımlarıyla ilgilenirdi.
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ; 'Şeyhim ile birlikte yolda yürürken, O'ndan iki adım geride giderdim, elimi kürkünün üzerinde dolaştırırdım."
Piri Sâmî (k.s.) Hz.'leri boş durmayı hiç sevmez, devamlı şeyhinin hizmetine koşardı. Şeyhinin sohbetlerinde bir köşede oturarak sessizce ağlardı.
HAC ZİYARETİ
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri iki defa Hacca gitmiştir. İkinci llaccında 1907 yılında doksan müridiyle kara yoluyla Trabzon'a, oradan da deniz yoluyla İstanbul'a hareket etmişlerdi. İstanbul'da Sâmî (k.s.) Hazretlerrni kalabalık bir vatandaş topluluğu ve padişahın görevlendirdiği bir ekip karşılamıştır. Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri iki gün sarayda Abdulhamid'in misafiri olarak kalmış, padişah tarafından kendisine İstanbul'a yerleşmesi teklifinde bulunulmuştur. Yine padişah tarafından "Dergâhınıza aidat bağlatalım" teklifine Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri "Allah (c.c.) devletimize zeval vermesin, dünyalığımız ziyadesiyle vardır" cevabını verir. Padişahın hediyelerinden kabul ettiği 60 lira tutarındaki parayı da Erzincan'daki fakirlere dağıtır.
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin halifelerinden; Hahlı Şeyh Abdurrahman (k.s.) Efendi sohbetinde buyuruyor ki; "İstanbul'a vardığımızda gemiyi padişahın adamları karşıladı, Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'ni saraya götürdüler. Orada Abdulhamid Han büyük bir ilgi gösterdi. Hacılara dağıtılmak ii/cre çeşitli hediyeler verdi."
Hahlı Şeyh Abdıırrahman (k.s.) Efendi sohbetine şöyle devam ediyor; "Hicaz'a gittik, gideceğimiz yere iki yol vardı. Bu yolun biri çok uzak, diğeri ise yakındı.
Fakat yakın olan yolda eşkıya olduğu ve yol kestikleri söyleniyordu endişeli idik. "Hacılar arasında tartışma çıktı "Diğer yoldan gidelim. Selâmetli gidelim" deniliyordu.
Bunun üzerine Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri; "Ben, oğlum Nurettin, kayınbiraderim Abdurrahman (Hahlı Şeyh Abdurrahman Efendi) ile kısa yoldan gideceğim" dedi.
Tüm hacılar ona eşlik ederek kısa yoldan gitmeye karar verdiler. Yolda hiçbir hadise ile karşılaşmadan varacağımız yere geldik Hacdan dönerken Hacı Salih rahatsızlandı.
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri buyuruyor ki; "Hacı Salih sen hastasın gelme. İstirahat et, iyileşince gelirsin." Bunun üzerine Hacı Salih; "Ben iyiyim, sizinle gelmek, memleketime dönmek istiyorum" der. Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri aynı sözünü müteakip; aralıklarla üç kez tekrar eder.
Üçüncüde de aynı cevabı alır. Ve bu şekilde yola devam ederler. İkinci konaklama yerinden sonra Hacı Salih Hak Rahmetine kavuşur ve toprağa verilir.
Diğer hasta olan Hacı Halil'e Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri "Sen ne diyorsun? Gelebilecek misin?" der. Hacı Halit; "Efendi eğer ölürsem buradan daha iyi yer mi var? Yok, eğer iyileşirsen kadın değilim çıkar gelirim" der.
Ve Hacı Halit orada kalır, Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri, Hacı Halit'in cevabından çok memnun kalır. Hacı kafilesi
Erzincan'a döner ve aradan bir ay geçtikten sonra Hacı Halit'in vefat ettiği, orada toprağa verildiği haberi gelir.
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri Hac ziyaretinden önce Mekke Emiri tarafından karşılanmış kendisine Peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimizin kendilerinde mevcut bulunan Sakal-ı Şerifinden bir parçası hediye edilmiştir. Sakalı Şerif, Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin torunlarından Tuncer Kırtıloğlu tarafından muhafaza edilmekte, her yıl Ramazan ayında ilimizdeki camilerde ziyaret edilmektedir.
NURŞİN'E (GÜROYMAK) ZİYARET (1885)
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri 1885 yılında mürşidi Tahi Hazretlerini Nurşin (Güroymak) on beş kişilik bir kafile ile ziyarete gider. Kafile hareket etmeden önce, Erzincan'da bulunan hocalar Tahi (k.s.) Hazretlerine, Sâmî (k.s.) Hazretlerini öven bir mektup gönderirler.
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ;
"Tahi Hazretlerinin ziyaretine gittiğimiz gün, efendim Erzincan'dan gönderilen mektubu verdi, mektupta şahsımla ilgili övgü vardı. Bir de beyit yazılmıştı. Beytin sonu "Şeyh Sâmî" (k.s.) diye bitiyordu. Ben mektubu okurken efendimin kâtibi Molla Mustafa'ya "Bu Mektubu yazan Erzincanlı hocalara cevap yaz" dedim. Tahi (k.s.) Hazretleri'nin Erzincan halkına hitaben göndermiş olduğu mektup, mektuplar bölümündedir. Sâmî (k.s.) Hazretleri buyurdu ki; "Gönderilen
nektuba ve methiyeye çok canım sıkıldı ve yırttım attım. Molla Mustafa sordu ki "Mektubu ve methiyeyi ne yaptın?" "Yırttım" dedim. "Niçin yırttın?" dedim ki; "Ben kimim ki büyük Pir Hazretleri'nin mübarek dergâhında adım anılsın." "Molla Mustafa Tahi (k.s.) Hazretlerine mektubu yırttığımdan bahsetmiş. Efendim beni yanına çağırdı ve dedi ki; "O methiyeyi ve mektubu nasıl yırttın?" Dedim ki; "Efendim bu kapıda ben kimim ki, adım anılsın? Edebimden dolayı utanarak yırttım attım."
Tahi (k.s.) Hazretleri buyurdu ki; "Nasıl yırttın ondan muhabbet kokuları geliyordu. Bu şeyhliği babanın evinden almadın, niçin bilmezsin ki övgü (metih) nakışları nakış sahibine döner."
HAZRETLERİNİN PİRİ SÂMÎ (k.s.) HALİFELERİ
1. Şeyh Beşir Efendi (k.s.)
2. Şeyh Abdurrahman Acar (k.s.)
3. Şeyh Hacı Ali Efendi (k.s.)
4. Şeyh Hacı Hasan Efendi (k.s.)
5. Şeyh Hacı Hoca Mehmet Efendi (k.s.)
'*' Şeyh Beşir Efendi (k.s.) Hazretleri Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin halkasını devam ettirmiş olup bu halka devam etmektedir. Şeyh Abdurrahman Acar (k.s.) Hazretlerinden sonra Halifesi Şeyh Abdurrahman güven devam ettirmiş olup, 1993 yılında vefat etmiş, yerine halife bırakmamıştır.
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ MÜRŞİDİ ABDURRAHMANI TAHİ (k.s.) HAZRETLERİNİ ANLATIYOR
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin mürşidi ilim hocası Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretleri 1247 tarihinde Şirvan köyünde dünyaya teşrif buyurmuşlardır. Küçük yaşında Kur'an okumaya başlayan Tahi (k.s.) Hazretleri 1886 yılında Hakkın rahmetine kavuşmuştur. Dergâhında büyük İslâm âlimlerinin yetiştiği Tahi (k.s.) Hazretleri günümüzde bile düşüncelerini, (İkillerini yetiştirdiği gönül adamlarıyla aktarmaya devam çimektedir. Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri sohbetlerinde şeyhi, Tahi (k.s.) Hazretleri'nden sıkça bahsetmektedir.
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ;
"Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretleri Hınıs'ta büyük bir nehir üzerine köprü yaptırıyordu. Benim tarikata canu gönülden ((irdiğimin başlangıcında ziyaretine gelen müridler ellerinde birer deste taze çiçeği getirip takdim ediyorlardı. Çiçekleri aldıkça onları kuşağına sokardı. Tahi (k.s.) Hazretleri buyurdu ki; "Ahmak çiçeği başında, dilber çiçeği elinde, âşık çiçeği kuşağında taşır. Biz de âşıklık yolunda bulunuyoruz. Onun için V'içeği kuşağıma soktum."
Tahi (k.s.) Hazretlerinin müridlerinden Sofi Halit adında biri nehrin kenarında cezbe ve muhabbete gelerek demiş ki:"Efendim o kadar büyüksünüz ki eğer dilerseniz şu iki dağı birbirine kavuşturursunuz." Tahi (k.s.) Hazretleri tebessümle buyurmuş ki; "Sen benim öyle bir kerametimi gördün mü?"
"Efendim görmedim, görmüş gibi inandım." Mürid böyle deyince Tahi (k.s.) Hazretleri orda bulunanlardan birine işaretle adamı nehre atmasını bildirmiş. O da emir gereğince müridi nehre atmış. O coşkun nehir içinde dala çıka bir müddet gitmiş, sonra da selametle karaya çıkmış. Müridlere doğru koşarak gördüm, inandım, demiş. Orda bulunanlar "Neyi gördün, inandın?" diye sormuşlar demiş ki; "Tahi (k.s.) Hazretleri elimden tuttuğundan çıkardı, boğulmadım."
PİRİ SÂMÎ HAZRETLERİ BUYURDU Kİ;
"Bir gün Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretlerimin sohbet meclisinde zâtına bir şeker hediye ettiler. Tahi (k.s.) Hazretleri buyurdu ki; "Hazır olanlara bölüştürün." Şekeri bir taş ile kırıp bölüştürdüler. Kendisi de o taşın üzerine yapışmış olan şekerin tozundan bir parça alarak yedikten sonra buyurdu ki; "Hey hey şekerin de tadı kalmamış, toprak gibi tatsız." Orda bulunanlardan ve sözün maksadını anlayan birisi dedi ki; "Evet efendim evvelki şekerlerin tadı şimdiki şekerlerde yoktur." Mübarek zatın sözüne gülümsedi.
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ MÜRŞİDİ ABDURRAHMANI TAHİ (k.s.) HAZRETLERİNİ ANLATIYOR
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin mürşidi ilim hocası Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretleri 1247 tarihinde Şirvan köyünde dünyaya teşrif buyurmuşlardır. Küçük yaşında Kur'an okumaya başlayan Tahi (k.s.) Hazretleri 1886 yılında Hakkın rahmetine kavuşmuştur. Dergâhında büyük İslâm âlimlerinin yetiştiği Tahi (k.s.) Hazretleri günümüzde bile düşüncelerini, (İkillerini yetiştirdiği gönül adamlarıyla aktarmaya devam çimektedir. Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri sohbetlerinde şeyhi, Tahi (k.s.) Hazretleri'nden sıkça bahsetmektedir.
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ;
"Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretleri Hınıs'ta büyük bir nehir üzerine köprü yaptırıyordu. Benim tarikata canu gönülden ((irdiğimin başlangıcında ziyaretine gelen müridler ellerinde birer deste taze çiçeği getirip takdim ediyorlardı. Çiçekleri aldıkça onları kuşağına sokardı. Tahi (k.s.) Hazretleri buyurdu ki; "Ahmak çiçeği başında, dilber çiçeği elinde, âşık çiçeği kuşağında taşır. Biz de âşıklık yolunda bulunuyoruz. Onun için V'içeği kuşağıma soktum."
Tahi (k.s.) Hazretlerinin müridlerinden Sofi Halit adında biri nehrin kenarında cezbe ve muhabbete gelerek demiş ki:"Efendim o kadar büyüksünüz ki eğer dilerseniz şu iki dağı birbirine kavuşturursunuz." Tahi (k.s.) Hazretleri tebessümle buyurmuş ki; "Sen benim öyle bir kerametimi gördün mü?"
"Efendim görmedim, görmüş gibi inandım." Mürid böyle deyince Tahi (k.s.) Hazretleri orda bulunanlardan birine işaretle adamı nehre atmasını bildirmiş. O da emir gereğince müridi nehre atmış. O coşkun nehir içinde dala çıka bir müddet gitmiş, sonra da selametle karaya çıkmış. Müridlere doğru koşarak gördüm, inandım, demiş. Orda bulunanlar "Neyi gördün, inandın?" diye sormuşlar demiş ki; "Tahi (k.s.) Hazretleri elimden tuttuğundan çıkardı, boğulmadım."
PİRİ SÂMÎ HAZRETLERİ BUYURDU Kİ;
"Bir gün Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretlerimin sohbet meclisinde zâtına bir şeker hediye ettiler. Tahi (k.s.) Hazretleri buyurdu ki; "Hazır olanlara bölüştürün." Şekeri bir taş ile kırıp bölüştürdüler. Kendisi de o taşın üzerine yapışmış olan şekerin tozundan bir parça alarak yedikten sonra buyurdu ki; "Hey hey şekerin de tadı kalmamış, toprak gibi tatsız." Orda bulunanlardan ve sözün maksadını anlayan birisi dedi ki; "Evet efendim evvelki şekerlerin tadı şimdiki şekerlerde yoktur." Mübarek zatın sözüne gülümsedi.
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ;
"Bir gün yine Tahi (k.s.) Hazretleri?nin dergâhında mübarek sohbetlerini dinliyorduk. Tahi (k.s.) Hazretleri buyurdu ki; "Gelin gelin dünyaya tövbe edin gaddardır, çok hilakârdır dünya, leştir dünya ondan sakının ki muhabbetullah sermayesini elinden alır. Muhabbetullah (Allah aşkı, sevgisi) fiiliden gidenler müflis kalır."
"Halifelerinden biri kalkıp mübarek eline yapıştı ve dedi ki; "Efendim dünyayı nasıl terk edeyim emret, şimdi terk edeyim." Bunun üzerine Tahi (k.s.) Hazretleri buyurdu ki; "Vay vııy cebi olan ve cebinde kesesi olup içinde para bulunanların dünyayı terk etmesi nasıl olur? Dünyayı terk eden benim gibi olur. Senelerdir bu kadar şey gelir gider benim hiçbirinden haberim olmaz. Dünyayı terk etmek, dünyanın bir oyalama, oyun, insanlar arası gururlanma ve çoğalma olduğunu bilerek inanmak ve çocuk oyuncağı gibi olup kalbin ilgisi ve muhabbeti taşıyacak bir şey olmadığına inanç getirmekle, ona göre tavır almaktır."
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ;
"Bir gün Tahi (k.s.) Hazretleri'ne bir entari hediye ettiler, üzerine giydi, cebinde bir şişe gül yağı varmış, nasıl olmuşsa şişe kırılmış, içindeki o yağ entariye sirayet etmiş. Kimse farkında değil. Yanında bulunan müridleri dediler ki; "Efendim sizden ne güzel kokular geliyor. Tahi (k.s.) Hazretleri buyurdu ki; "Hangi koku? Şu benim entarimin cebine yağ dökülmüş, ama ben hiç kokusunu alamıyorum."
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ;
"Bir gün Bitlis vilâyeti hakimi Tahi (k.s.) Hazretlerinin ziyaretine geldi, dedi ki; "Şeyh Efendi ben ilmimle hükmettim ki Yüce Allah (c.c.) seni seviyor Tahi (k.s.) Hazretleri buyurdu ki;
"Ben de senin hükmünü elimde delil olarak tutmak isterim. Yarın kıyamet gününde beni kendisini sevenler, topluluğu içinde hasretmezse, dava eder ve derim ki; "Ya Rab! Bitlis hakimi benim seni sevdiğime hükmetti, beni muhibler (zatını sevenler) topluluğu içinde hasret."
Bitlis hakimi şöyle dedi; "Ben de Allah (c.c.)'ın Yüce Habibi'nin, yani Hazreti Mııhammed (s.a.v.) efendimizin şu mübarek sözlerini kendime delil kılarım: Allah (c.c.) buyurmuş ki; "Cenâb-ı Hak bir kulunu severse Cebrail (a.s.) ki; "O da o kul için meleklere "onu sevin" der, bütün melekler o kulu severler. O sevgi dünya işlerini yönetmek için dünya semasına inen meleklerden insanlara aksetmekle, insanlar da kulu severler."
PİRİ SAMİ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ;
Sohbette müridlerden biri Tahi (k.s.) Hazretleri'ne sordular; "Efendim ilâhî feyizler ki büyük kutba gelip ondan bölüştürülür. Bu bölüştürmeden herkes hissedar olur mu?" Tahi (k.s.) Hazretleri buyurdu ki; "Ondan yalnız iki grup mahrumdur:
Biri, dünyaya bağlılık, yani Allah (c.c.)'tan gayrisine muhabbet suretleriyle gönlü dolu olanlardır, biri de en başta kendi canı, egosu ve muhabbet ve irfanların sevgisinin suretleriyle (görüntüleriyle) gönlü dolu olanlardır. Zira şeriatta suret (resim-fotoğraf) bulunan eve meleklerin girmeyeceği açıklanmıştır. Allah (c.c.)'tan gayri şeylere muhabbet görüntüleriyle dolmuş olan gönül hanesi dahi, ilâhî feyizlerin girmesinden mahrumdur. "Lâyık mı ki Kabe'ye puthane desinler."
Tahi (k.s.) Hazretleri bir gün halifelerine sordu ki; "Menim hakkımda ne düşünürsünüz?" Halifelerden biri "KUTB-UL AKTAB (kutupların kutbu) deriz. Tahi (k.s.) Hazretleri buyurdu ki; "Kutb olmam ihtimaldendir. Ama KUTB-UL AKTAB olduğumu kendim biliyorum, olur ki, < cenâb-i Hak Kutbul AKTAB'dan gelen feyizleri ve nurları benim vasıtamla sizlere ihsan eder ve böylece sizleri leyizlendirir."
Bir sohbetlerinde Tahi (k.s.) Hazretleri buyurdu ki; "Bu yüce tarikatta bizim hizmetimiz üç şey üzerinedir. Biri vefa, biri Hazreti Muhammed Mustafa'nın (s.a.v.) şeriatı ile amel etmek ve biri de kalbi Allah (c.c.) Teâlâ'dan başkasını sevmekten korumaktır."
MENKIBELER-1
Sâmî (k.s.) Hazretleriyle ilgili Erzincan merkezinde ve merkeze bağlı köylerde ilçe ve beldelerde birçok menkıbeler Hiılnlılmaktadır. Anlatılan bu menkıbeler babadan oğla, dededen (orunlara aktarılarak günümüze kadar gelmiştir. Yapmış olduğumuz çalışmalarda bulunduğumuz menkıbeleri bir araya getirerek değerlendirmeye tâbi tuttuk. Zira başka İslâm âlemlerine itil olan menkıbeler (daha önce yayınlanmış) Piri Sâmî (k.s.) Ilıı/retleri'ne ait gibi anlatılmaktadır.
Sâmî (k.s.) Hazretleri'ne ait olduğunu tespit ettiğimiz menkıbeleri anlatıldığı gibi kaleme aldık. Menkıbeler, Orhan Aklepe (Öğr.Gör.), Sait Ekinci, İdris Yalçınkaya, Reşit Yalçınkaya, (Refahiye Yurtbâşıköyü), Zeki Yılmaz (Karakaya beldesi), Bahattin Acar (Karakaya Beldesi), Teceddin Buyruk (Erzincan) Remzi Genel (Erzincan), Mehmet Gültepe (Erzincan), Nurettin Baştürk'ten (Erzincan) nakil edilmiştir.
Beş tane hoca Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin dergâhına gelir. Hocalar dergâha girdiğinde Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri mılıbet etmektedir.
Sohbetin sonunda Necmettin-i Kübra Hazretleri'nin bir kelp'e himmet etmiş de dağlara düşmüş olduğunu anlatmaktadır. O esnada hocalardan biri "Efendi sen de bana nazar et" demiş. Beşir Efendi (k.s.) Hazretleri o zaman Halife olmamış ayakta hizmet etmektedir. Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri şöyle buyurur; "Kalk o derviş gibi ayakta dur sana da himmet edeyim." Hoca ayağa kalkmaz, hoca ile beraber gelen diğer hocalar "Biz kalkalım" diye seslenirler. Ama Efendi Hazretleri o hocanın kalkmasını ister.
Sonuçta kalkmaz. Bir süre sonra gelen hocalar dergâhtan dışarı çıkarlar. Diğer dört hoca ayağa kalkmayan hocaya sitem ederler. Bunun üzerine hoca "Nasıl kalkayım, karşıdaki dağı getirdi de üzerime koydu, ne kadar çabaladıysam kalkamadım" der.
***
Bir gün Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri Değirmenli köyüne gider, kaldığı evin odasının eşiği önünde bir Ermeni'nin eşiğe oturduğunu köy halkı görür ve:
"Çorbacı neden eşikte oturmuş ağlıyorsun" diye sorarlar.
Bunun üzerine Ermeni; "Siz Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin büyük bir Allah dostu olduğunu biliyorsunuz da biz bilmiyor muyuz?" der.
***
Melik Şerif köyünde (Refahiye) Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin ününü duyan üç zat Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'ni ziyaret için Erzincan'a gelirler. Erzincan'a gelirken yolda kendi aralarında üç arkadaş konuşuyor; "Gerçekten İslâm âlimi midir, değil midir anlarız. Şeyh olduğunu bileyim ki bana fincanda kahve ikram ede, diğer arkadaş da diyor ki "Şeyh olduğunu bileyim ki odada sobanın üstünde yaprak dolması kaynıyor"
öteki de "Mart ayında bir salkım üzüm bana verirse şeyh olduğuna inanırım." Konuşa konuşa Şeyh Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin huzuruna çıkarlar.
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin misafirleri içeriye girdiği anda ihvanları kahve ikram ederler. Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri kahveyi alır ve "Kahve ikram ederse ben kanaat getiririm ' diyen zata ikram eder. Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri yoldan geldiniz acıkmışsınızdır diyerek, yemek hazırlanmasını ister, yemekte sadece yaprak dolması gelir. Yemekten sonra Efendi Hazretleri odada bulunan dolabı açarak, "Belki canınız üzüm yemek ister" der ve özellikle gönlünden üzüm geçen misafirine ikram eder.
***
Çorum'da yüzbaşı rütbesi ile görev yapan Recep isimli bir şahıs; Çorumlu Şeyh Mustafa Efendi (k.s.) Hazretleri ile yaptığı görüşmede Çorumlu Şeyhi kendisine "Recep Efendi, benim vaktim geldi, artık bundan sonra sen benim sohbetlerime yetişemezsin. Cenâb-ı Allah (c.c), bundan sonra, sana bir sohbet kapısı nasip edecek" der. Şeyh Hazretleri dünyasını değiştirdikten birkaç gün sonra Recep Efendi rüyasında Erzincan'a geleceğini ve Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri ile görüşeceğini görür. Uyanır uyanmaz "Allah Allah hayırdır, Erzincan nere Çorum nere? Hem ben burada görevliyim..." diye kendi kendine düşünür.
Bu olaydan birkaç gün sonra dördüncü ordu komutanlığına Erzincan'a tayini çıkar. Erzincan'a gelir gelmez karşılaştığı kişiye; "Burada dergâh var mıdır?" diye sorar. Cevap olarak da çok dergâh olduğunu öğrenir. Ve
Erzincanlılardan bu dergâhlara götürülmesini rica eder, birkaç dergâhı gezerler.
Akşam olduğunda Recep Efendi kendisine yardımcı olan Erzincanlıya teşekkür ederek ayrılır. Ama aradığını bulamamıştır.
Ertesi gün tekrar kendisine yardımcı olan zatı bularak gitmedikleri yer olup olmadığını sorar. Bunun üzerine "Kırtıloğlu Tekkesi diye bir yer var" cevabını alır.
Beraber tekkeye giderler. Kapıdan içeri girdiklerinde Yüzbaşı Recep, Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'ni görünce, rüyasında gördüğü zatı bulmanın heyecanı ile bayılır. Ve dergâha intisab ederek, görev dışında Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin sohbetinde bulunur.
Binbaşı rütbesi ile katıldığı Doksan Üç Harbinde şehit düşerek Hakkın Rahmetine kavuşur.
***
Refahiye'nin Hanzar Köyü'nden Hasan Efendi (Piri Sâmî (k.s.) Hazretlerinin Halifesi)'nin biatini yöre halkı şu menkıbe ile anlatmaktadır.
Hasan Efendi İstanbul'da medresede hocadır. Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri 'nin Hanzar Köyü'nde bulunduğu vakit tevafuken kendisi de oradadır. Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'ne inanmamaktadır. alay etmektedir. Yanında bulunan arkadaşlarına "Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin nerede olduğunu sorarak, ben size bu zatın şeyh olmadığını ispat edeceğim" der. Üç soru hazırlayarak camiye girer.
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin sohbeti de bitmiştir. Hasan Efendi sorularını sormadan Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri hazırlanan soruların cevabını verir. Hasan Efendi hata ettiğini söyler ve af dileyerek biat eder. Bunu üzerine Piri Sâmî (k.s.) Hiazretleri,
'Hoca siz dalda yetişmiş armutsunuz, sizi düşürmek kolay. İş, kalları (olgunlaşmamış olanları) yetiştirmekte" buyuruyor.
***
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri dergâhına vakfedilen değirmenlerden birine ziyarete gider. Ziyareti sırasında değirmende çalışanların büyük bir ağacı kesip değirmene getirmeye çalıştıklarını görür. Ağaç o kadar büyüktür ki altı öküz ağacı çekmeye çalışır, ama götüremez.
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri altı öküzün dört tanesini çözmelerini buyurur. Ağacın üzerine bastonunu koyar. Az önce altı öküzün yerinden kıpırdatamadığı ağacı iki öküz çok rahat bir şekilde taşır.
MENKIBELER-2
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri Melik Şerif Köyü'ne gider. Köyde gezerken yeni bir konağın yapıldığını görür ve yanındakilere; "Burayı yaptıran kimdir?" diye sorar.
Yanındakiler "Hacı Niyazi Efendi'dir" diye cevap verirler. Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri; bu zatın dergâhlarına gelip gelmediğini sorar. Bunun üzerine ihvanları:
Bu zat dergâhımıza gelmediği gibi, Allah ve peygamber varken şeyhe ne gerek var?" diyor.
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri yapılan konağın içine girer. Konağı yaptıran Hacı Niyazi Efendi de o sırada konağın içinde bir şeyler yapıyor.
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri selâm verir. Hacı Niyazi selâmı alır. Fakat hiç ilgilenmeden işini yapmaya devam eder. Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri buradan ayrılır. Köyün meydanına doğru ilerlerken Hacı Niyazi Efendi koşarak yanıma gelir. Namaz vakti gelmiş olduğundan birlikte camide namaz kılarlar. Cami çıkışında Hacı Niyazi Efendinin kendisi için yaptırmakta olduğu konağı ve bahçeyi Piri Sâmî (k.s) Hazretleri'nin vakfına vakfeder.
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri yaz aylarında gelip bu konakta kalmıştır.
* * *
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri bir kış günü Refahiye'ye gidiyor. Kar çok olduğundan dolayı köyler arası kızakla gidilip gelinmektedir. O dönemde Gazören köyünden Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri dönerken bir ilerisinde bulunan Kelir Köylüleri yolda bekleyerek Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin bindiği kızağı alıp yerine başka bir kızak veriyorlar. Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri verilen yeni kızakla yola devam ediyor.
Köy halkı Piri Sâmî (k.s.) Hazretlerinin bindiği kızağın kendilerini hastalıklardan koruduğunu görürler. Hastalık olduğu an kızağı çıkarıp köyün etrafında daireler çizerek döndürüyorlar ve o hastalık veya felâket def oluyor.
1939 Depremine kadar bu köyde mevcut olan kızak bazı köy halkı tarafından kırıldığı ifade edilse de kızağın köylülerin elinden alınması endişesi ile saklandığı da söylentiler arasındadır.
* * *
Salih Baba, günlerden bir gün dükkânında oturuyorken, Erzincan'ın tanınmış ulema ve meşayıhından Kırtıloğlu Tekkesi Şeyhi, Piri Sâmî (k.s.) Efendi çıkagelir. Salih hemen yerinden fırlayarak, Efendi Hazretlerine yer gösterir.
Şeyh Efendi oturduktan sonra bir süre sohbete dalarlar. Kalkacağı sırada tezgâhta bulunan ham demirden birini eline alarak; "Evlâdım Salih! Şundan bizim tekkeye bir bıçak yap" der.
Salih usta, bin bir sıkıntı ile bu demirden bıçak olmayacağım hürmetle ifade eder. Sâmî Efendi, Salih'in bu itirazı karşısında; "Evlâdım! Siz yapınız, o olur" diye ilâve ederek, dükkânı terk eder gider. Salih usta ocağı yakar. Demiri ateşe sürer ve dövmeye başlar, bir de ne görsün; ham demir çelikten daha güzel olmuş. Olay Salih'i can evinden vurmuştur. Artık Salih bir sevdanın başlangıcındadır. Artık zaman kaybetmenin bir anlamı kalmamıştır. Dükkânı, tezgâhı bırakarak doğru Kırtıloğlu Tekkesine koşar. Piri Sâmî (k.s.) Hazretlerine intisab eder.
MENKIBELER-3
Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretleri bir gün sohbet ediyordu. Sohbeti bittikten sonra, müridlerine dönerek; "Erzincan'lı Hocayı karşıdaki binanın damını loğlaması için gönderdim. Gidip bakın ne yapıyor?" demiş.
Müridlerinden birkaç tanesi söz konusu yere gidiyorlar. Bir de bakıyorlar ki; Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri, binanın üzerinde oturmuş, parmağı ile loğu, bir o tarafa, bir bu tarafa götürüp getiriyor. Müridler hayrete düşüyor ve hemen gidip, gördüklerini Abdurrahmanı Tahi (k.s.) Hazretlerine anlatıyorlar.
* * *
Erzincan'da askerlik görevlerini yapan, Turhal'lı Ahmet ile Mehmet adında iki arkadaş Erzincanlı arkadaşlarına; "Burası evliyalar diyarı" diyorlar. "Peki ama biz hiç göremedik siz biliyor musunuz?" diyorlar. Erzincanlı arkadaşları da; "Evet tabii ki var" diyerek, Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nden bahsediyorlar. Ve bu konu üzerinde arkadaşlar Şeyh Efendi hakkında, kendi aralarında tartışıyorlar. Turhallı Ahmet ile Mehmet, Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri hakkında arkadaşlarının anlattıklarına pek inanmıyorlar. "Bizi Efendi Hazretleri'nin tekkesine götürün eğer bizim nereli olduğumuzu, biz kendisine söylemeden bilirse ona inanırız" diyorlar.
Erzincanlı arkadaşları da, Ahmet ile Mehmet'i yanlarına alarak Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin dergâhına götürüyorlar. Tekkeye vardıklarında içerisinin çok kalabalık olduğunu görürler. Yer bulamadıkları için dışarıda, merdivenlerin önünde otururlar. Buradan Efendi Hazretleri'nin sadece sesini duyabilmektedirler. Efendi Hazretleri bu esnada sohbet buyurmaktadırlar.
Efendi Hazretleri sohbet ortasında sözünü keserek bir müridine döner ve "Bir Şeyh müridinin biri batıda biri de doğuda olsa ve Şeytan bu müridlerin aklını çalmak istese; bu durumda şeyh onlara yardımcı olmazsa toprak o şeyhin başına. Neredeki Ahmet ile Mehmet'in Turhallı olduğunu bilmesin!" demiş. Kendilerini görmediği halde nereli olduklarını dahi sormadan Efendi Hazretleri'nin bu sözlerini duyan asker Ahmet ile Mehmet hayrete düşmüşler. Hemen fırlayıp Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nden özür dileyerek itaat ederler. Askerler Ahmet ile Mehmet bu olayı gittikleri her yerde anlatırlar.
TAHİ (k.s.) HAZRETLERİ'NİN 1883 YILINDA SAMİ (k.s.) HAZRETLERİ'NE VERDİĞİ İCAZETNAMEDİR
Bismillâhirrahmânirrahîm
(Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla)
Ancak O'ndan yardım dileriz.
Şeyh Muhammed Sâmî Efendi El-Erzincanî'nin halifelik icazetnamesidir.
Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah (c.c.)'a mahsustur. Salat ve selâm, O'nun yarattıklarının en hayırlısı olan Hz. Muhammed'e ve O'nun Ali ve Ashabına olsun. İmdi, sevgili kardeşlerim! Allah sizleri kurtuluş ve en yüce derecelere ulaşmayı nasib etsin.
Bu yüce tarikatın, diğer ilimlerde olduğu gibi bir konusu ve gayesi ve birlik yönü vardır. Sizce de açık olduğu üzere bu tarikatın konusu Üstad'a ihlâs ile bağlılık, O'nu sevmek ve ona teslimiyettir. Gayesi ise kulluktur. Yani iyi bir kul olmaktır. Birlik yönü ise kendi nefsinde faniliğini bilip, Allah (c.c.) Teâlâ'nın Zatında Beka (ebedilik) bulmaktır. Bunlar ise muhabbet ve ihlâs hallerindendir.
Üstadın muhabbeti ve ona ihlâs ile bağlılık ve teslimiyet, tarikatın mecazi konusu olup, hakiki mevzusu değildir. Ekseriyetle bunlar olmaksızın, bilhassa bu Yüce Tarikatta maksat hasıl olmaz. Sana gereken, Şeriata (İslâm Dini'nin emir ve yasaklarına) uyduktan sonra Eş'ari ve Maturidi mezheplerinin (NOT: Bunlar ehl-i sünnetin iki hak itikad mezhepleridir) görüşlerine göre yanlış inançlardan uzaklaşman ve akaidini (inançlarını) düzeltmendir. Bu iki akaid mezhebi, İslâm inançlarının güzelliklerini ortaya koymuş, İslâm akaidini yaygınlaştırmış veya onları gerçek güzelliği ile neşretmişlerdir.
'*' İcazetnamede soru işareti bulunan yerler okunmamıştır ve son sayfası yıpranmış olduğundan tercüme edilememiştir.
İcazetnamenin orijinalinin 1. sayfası
Bu mektup Tahi (k.s.) Hazretleri tarafından Erzincan eşrafına gönderilmiştir.
Sâmî (k.s.) Hazretleri Tahi (k.s.) Hazretleri'ni Güroymak (Nurşin) ilçesinde ziyarete gitmeden birkaç gün önce Erzincan'da bulunan tasavvuf alimlerinin bir bölümü Tahi (k.s.) Hazretleri'ne Sâmî (k.s.) Hazretleri'ni öven bir mektup göndermişlerdir. Tahi (k.s.) Hazretleri mektubu gönderenlere mektubu yazarak cevap vermiştir.
Allah'ın (c.c.) adıyla. O'nu övgüyle (hamd ile) teşbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Allah'ın (c.c.) rahmet ve selâmı, yarattıklarının en hayırlısı olan Hazreti Muhammed'e (s.a.v.) ve onun Âline (soyuna) ve sahabelerine olsun. İmdi, şeyhimiz, Gavs-i A'zam Abdurrahmaırdan imanı sağlam kardeşlerimize ve muhabbet ehli dostlarımıza bilhassa edepleri, güzel ahlâkları, anlama kabiliyetleri ile en önde gelen ve şevkleri ve hazımlılıkları ile en şefkatlileri olan Mustafa Efendi ve Hafız Efendi'ye Allah onları ve arkadaşlarını ve sevenlerini; kötülükleri emreden tatminsiz nefsin doğurduğu günah ve isyanların kirlerinden, bütün hile ve desiselerden korusun; ki bu zatlar nefsin kayıtlarından serbest olarak manevî olgunlukların zirvesine yükselmişlerdir.
Gene onlar cezbe vadilerinde bulunan MARİFET sularında yüzmüşlerdir. Bu CEZBE vadileri, MUHABBED sütunlarının üzerine kurulmuştur.Cenâb-ı Allah ona (yani Gavs-i A'zam Abdurrahmanı Tahi'ye) muhabbet müjdeleri ve Allah'a yöneliş ile dolu sayfalar (mevzular) tebliğ etmiştir (ilham etmiştir). Bu ise şükre yöneltici ve sevinç üzerine sevinç arttırıcıdır. Bütün hamdlar (övgüler), minnet ve ebediyyet Allah'a mahsustur. Bütün şükürler, övgüler ve şanı yüceltmeler de O'na mahsustur. İnsan Hakkı yerine getirmek hususunda acizliğini ve hatalı olduğunu itiraf etmedikçe nasıl hamledici ve şükredici olabilir?
Bundan sonra, bu vazifeden çıkmak tamam oldu; Cenâb-ı Allah'ın (c.c.) iradesi onu zamanında sevk ederek, bu sayfalan değiştirmeyi irade etti. Dedi ki: Kardeşlerim! Evvelâ, Allah'ın (c.c.) selâmı, rahmeti ve bereketleri sizlere, arkadaşlar ve sevdiklerimize ve Muhammed Mustafa'nın (s.a.v.) (Allah'ın salatı, rahmeti, O'nun, ailesi ve sahabelerinin üzerine olsun. En mükemmel salat ve en yüksek teslimiyetlerle) dinine uyanlara olsun.
İkinci olarak: Sizden yapılması istenen, ona aykırı olan amelleriniz için, O'nun istediği gibi Allah'ın (c.c.) mağfireti, bağışlaması için dua etmeniz ve gönlünüzün ta içinden Yüce Allah'ın muhabbet sarhoşluğunu kokularıyla; Gavs-i A'zam (r.a.)'ın sevgisini istemenizdir.
Sevgili Kardeşlerim! Şüphesiz bu dünya fanidir, vefası yoktur; çok hileci ve düzenbazdır, çok merhametsizdir. Ona meyledenler helak olurlar. Onun iç yüzü, dış görünüşünün izlerini taşır. Yiyenini-içenini öldüren bir sarhoşluk vericidir. Onun iç yüzü, dış görünüşünün tersidir; gübresidir. İç görünüşü gübredir; dış görünüşü yemyeşildir. Gönlünü ona kaptıranlar pişman olurlar; apaçık bir hüsrana uğrarlar.
Nitekim İmam-ı Şafiî şöyle diyor: Dünya çürümüş bir leşten başka bir şey değildir. Ondan kurtuluş, ancak işlerin üzerindeki perdeyi kaldıracak hayırlı işler yapmakla mümkündür. En güzeli; dünyanın, ahiretin tarlası olduğunu açıklayan benim kitaplarıma bakarak ders ve ibret almanızdır. Evet dünya tarladır; dünya ahiretin tarlasıdır.
Şairin dediği gibi "Öyle bir güne hazırlan ki onda ölüm var; mutlaka sen de öleceksin. Artık hayırlara koşuştur. Kimler hayırlara koşuşturacak?"
Dünyayı ahiret tarlası kılmak, ancak Muhammed Mustafa (s.a.v.)'nın dinine uymakla olur. Yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "Ey Habibim! De ki: Şayet Allah'ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da (c.c.) sizleri sevsin." Gene Yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "Peygamberin size getirdiklerini alın, sizi sakındırdığı şeylerden de sakının!"
Hazreti Muhammed Mustafa'nın (s.a.v.) Şeriatına (dinine) uymak da üç şeyle olur: İlim, amel ve ihlas.. İlim; ehl-i Sünnet ve'1-Cemaat'in rehberleri ve bilginlerinin görüşleri ışığında iman ve akidedir. Amel; fıkıh alimlerini derleyip geliştirdiği şer" i hükümlerle amel ederek bunu ispat etmektir. İhlâs ise; bilhassa bu zamanda ancak tasavvuf ehlinin tarikatlarına girip yol alarak mümkün olur.
Bu tarikatların (yolların) içinden en yücesi, en iyi örneği ve en yakını ise bu Yüce Nakşibendi Tarikatıdır. (Allah bu tarikatın yüce rehberlerinin sırlarını aziz etsin); onları sevenlerin kalplerini nuriandırsın: onların çocuklarına lâyık olan marifet nurlarını saçsınlar ve keremiyle, fazlıyla onların bereketlerinden bunları feyizlendirsinler).
Buna nasıl hayır denebilir ki, bu tarikat AZİMET (dine kesin bağlılık) ve doğru hadisler üzerine kurulmuştur. Çünkü tarikat uluları şöyle demişlerdir: "Bizim tarikatımız, ASHAB-I KİRAM'ın (r.a.) yollarının aynıdır.
Sahabeler zamanında olduğu gibi, bizim tarikatımızda da insanlara açıklamak (açık zikir) yoktur; insanlara duyurmak yoktur raksetmek yoktur; kırk gün çile mecburiyeti yoktur. Bu tarikatın temel özelliklerinden biri sonun, başlangıca dercedilmiş olmasıdır. Yani kabiliyetlerine göre, tarikata yeni başlayanlarda, sana ulaşmış olanlar için meydana gelen şeyler (manevî gelişmeler) meydana gelir.
Tarikatın başlangıcı ŞUHUD (inanılanları görmek) sonuncu da GAYBET (kendi benliğinden geçmek)'tir. Bu tarikatlara kul, kulluk sıfatlarını en iyi hale getiren bir kul olur. "FETH-ÜL MÜBİN" adlı eserde "Muhammed'in (s.a.v.), Allah'ın (c.c.) kulu ve Resulü olduğuna şahadet ederim" mealindeki KELİME-İ ŞAHADET'in bu kısmı izah edilirken şöyle denmiştir:
Kulluk, risaletten (peygamberlikten) önce geliyor. Ahmed EL-GAZALİ de irşad ettiği şu beyit ile metihte bulunmuştur. Onun sevgisi karşısında çekiştirmeler bana hafif gelir;
Düşmanların "o hafif-meşrebtir, iffetsizdir" sözleri de.. Adımla çağrıldığımda hummaya yakalanırım: "Onun kulu" diye çağrıldığımda da, baş üstüne derim.
Şöyle ki, ben bu beyitten şurayı iktibas ediyorum: İsimler arasında seçilmiş olanı, ABDULLAH (Allah'ın kulu) ismidir.
Gene bütün tarikatların seyri, bu âlemden MİSÂL ÂLEMİ'nedir. O âlemdeki seyirleri de imanın iki kelimesini sağlamlaştırmak içindir.Bu tarikatın daha efdal olduğunun delili olarak, tarikat büyüklerini yüksek himmetlere sahip oldukları yeterlidir.
Bu ise; ne dünyaya, ne de ahirete meyletmeksizin Allah'a yönelmektir. Nasıl ki mabudları o ise, istedikleri de ZAT-I AKDES'tir. (Cenâb-ı Allah'ın (c.c.) Zâtıdır). Nasıl ki Rableri o ise, sevdikleri de onun Güzel Zâtıdır. Nasıl ki şöyle denmiştir "Senden başkasını şayet söyler isem, ben fâsıkım." EL ÇARHİ bu beyti açıklarken şu ifadeyi nakleder:
"Gerçi bizim için Cehennem, yanması gereken hakirleri yıkan yerdir.
Cennetin gizli sırrı da, cömertlik bahçesi değildir."
Yani cehennemden korkumuz, ancak orası gazap yeri olduğu içindir. Cenneti de, ancak Rıza ve Allah'ı (c.c.) görme yeri olduğu için istiyoruz. Allah (c.c.) sizleri ve dostları onların vekilleri olan tabileriyle, Cennette Zât-ı Akdes'i görmekle rızıklandı.sın, nasiplendirsin. Ondan başka mahbub (sevgili) nasıl olsun ki o Kahhar'dır, Settar'dır, Rezzak'tır, Vehhab'tır, Kerim'dir; mukaddes kemal sıfatlarıyla sıfatlanmıştır; her türlü noksan lekesinden uzaktır. Ondan başka ilâh yoktur. Durum şüphesiz yukarıda anlatıldığı gibi olunca, bu tarikatın istedikleri, isteklerin en yüceleri olmuştur. İsteyip de bulana müjdeler olsun; sırtını dönüp yüz çevirene de yazıklar olsun. Allah (c.c.) bizleri böyle bir akıbetten korusun.
Şah-ı Nakşibendî buyuruyor ki: "Kim ki bizim tarikatımızı reddederse, dininde tehlikeye düşmüş olur." Gene buyurmuştur ki; "Bizim yolumuz (tarikatımız), bağlanacak en sağlam iptir. (URVET-ÜL VL'SKA'dır).
Haydi bu tarikatta sâlik olmaya gelin; Allah kolaylaştırıcıdır, kerem sahibidir. "Ulu, cömert olanlarla, şerirlerin işi yoktur."
Kardeşlerim! Bu tarikat; Allah'ın sıfatlarını düşünmeksizin, O'nun Yüce Zâtına teveccüh etmektir (yönelmektir). Bu yol, muhabbet yoludur. Çünkü bu tarikat Allah'a (c.c.) yönelip gitmeyi ve O'nun yoksunluğundan kaçmayı gerektirir. Hatta muhabbet tamamlandığında, muhabbet sahibi yüzün mahbubu (sevilene) dönmekten çeviremez; sevgilisi onu dövse veya kahretse de, bilâkis bu yoldaki kahır da ona sevimli gelir.
Nasıl ki şöyle denmiştir; "Âşığım, onun kahrı seven için lütuftur. Hayret ediyorlar ki ben bu her iki yanapın âşığıyım."İhlâs ise, Allah'a (c.c.) kendi faniliğini ve Allah'ın (c.c.) dışındaki her şeyin faniliğini bilerek yönelmektir. Bunu kendini beğenmek ve gösterişten uzak olarak yapmak gerekir. İhlâsta kendini beğenmek, gururlanmak veya riya (gösteriş) yoktur. İrşad dairesinin Kutbu Seyyid Taha (k.s.) Hazretleri şöyle buyuruyor: "Bu tarikatta kendini beğenmek, gururlanmak ve gösteriş yoktur." Bunu Gavs-i A'zam (k.s.) da açıklayarak şöyle demiştir: Bu demektir ki; seven, sevdiğinden başkasını görmez ki riyakârlık yapsın. Kendisi sevdiğinde helak olmuş, yok olmuştur. Bu kendinin beğenme yolu değildir, bilâkis teslimiyet yoludur. Yani, sevdiğinin emrine boyun eğer, kendisine bir şey emrederse emre uyar. kendisini bir şeyden nehyederse o da kaçınır. Bu konuda fayda ve zarara bakmaz. Bu yönelişin tarikatta meydana gelmesi, üstada yönelme içinde şu üç yol ile olur: Üstada tarikatının bir vasıtası olarak sevgi, ihlâs ve ona teslim yoluyla sabretmektir. Ta ki istenen Allah (c.c.) rızasını elde etmek olsun.
"Sana gerektir ki candan gecesin,
Testini feyiz kaynağının önüne koyasın,
Can kandilinin parlayıp yandığını sanma,
Bir akıllı bilmişin önünde onu yak. "
Sözün kısası, dostlar zümresine; bilhassa onların en haslarına lâyık olmak için, Allah'tan (cc.) yardım dileyerek feyiz sahiplerinden istifade etmeye devam etmelidirler ve bu Yüce tarikatta kahramanca, gevşeklik göstermeksizin yürümeleri gerekir.
''Tarikatın âdet ve edeplerinde hamlık küfür alâmetidir;
Evet bu yüce tarikat çeviklik ve atılganlıktır."
Maksadınız Allah'ın (c.c.) Yüce Zâtı olsun. Muhabbet denizindeki İslâm gemisine giren, denizciniz (kaptanınız), üstadınız olsun. Uygun rüzgârınız, durmak bilmeyen Allah'ın cezbesi olsun. Aykırı rüzgârlardan ise korkup çekinin; bunlar ise dünya şehvetleri rüzgârlarıdır. Bu gemiyi bidatlara, ruhsatlara, mubah şeylere meylederek değiştirme. (Yani, İslâm'ın emir ve yasaklarına sıkı sarıl: bidatlarla amel etme. Buna izin var, bu mubahtır diye gevşeklik gösterme). Ta ki gemi günahlarla su alıp batmasın. Sükun ve değişme nasıl ayrılacaktır? İstenen tek hedef ise misli, benzeri, zıddı, eşi olmayan Allah'tır (c.c). O zâtında ve sıfatlarında tektir. Sevenleri kendi muhabbetleriyle yakmak O'nun kudsiyetine lâyıktır. Geçmiş Salih zâtlardan çoğunun muhabbet ateşine yanmış olduğu gibi.
Şayet -Allah (c.c.) bizleri korusun-, size bir gevşeklik isabet ederse; öncelikle rabıta vasıtasıyla "LA İLAHE İLLALLAH=Allah'tan (c.c.) başka ilâh yoktur" kalesine derhal sığınırız. Çünkü rabıta, tarikatı kesintiye uğramaktan kurtarır. Râbıta'ya mutlaka devam ediniz. Gavs-ı A'zam (r.a.) şöyle demiştir: Vusul (Allah'a (c.c.) ulaşma), zikir ve rabıtayla veya sadece rabıtayla olmaz. Allah'a yemin olsun ki, dünya ve ahirette; bu her ikisinin de lezzetleri ile lezzetlenilir. Bunları (yani zikir ve rabıtayı) isteyenlerin daha fazla lezzet (manevî zevk) almayı istemeleri, onlar için makbul bir şey değil ise de.
Bu anlatılanlardan, tarikatta sülûkun (yani tarikata girip bağlanmanın ve yol almanın) günümüzde zor olduğunu sanma. Muhabbetle tarikatta yol almak, en kolay yol alma (seyr) şeklidir. Velev ki salik bu yolda helak olsa da; çünkü bu istenen, rağbet edilen bir yoldur.
"Gam ve aşk dellalı, canını ortaya koyanların rağbetini gördüğünden;
Öyle nara atıp feryad etti ki, binlerce yerden şada verdi. "
Demek ki tarikatı istemekte, ruhu başıboşluktan ve dikkatsizlikten korumak vardır. Zorluk nerede, zarar vermek nerede? Bunun ne zorluğu görülür, ne de bundan zarar ziyan gelir. Ancak, tarikatla gidenlerin hallerinin bu olduğu hakkında Allah'ın, kulaklarını sağır ve gözlerini kör ettikleri kimseler müstesna. Aksi olanlar için, tarikata boyun eğmenin bile faydası vardır. Şah-ı Nakşibend (k.s.) tarikat alıp da, âdet ve gerekleriyle tam manasıyla amel etmeyen birine şöyle demişti:
- Beni rüyada gördün mü?
- Evet, gördüm.
Bunun üzerine, o kişiden şikâyet edenlere "niçin bu kişi amel etmiyor diye şikâyet ediyorsunuz? Halbuki o amel etmişlerdendir. Çünkü beni rüyasında görmüş, yani benimle rabıta etmiştir" diye buyurmuş.
Gene Şah-ı Nakşibend (r.a.), "Ben tarikat almak istiyorum, muhabbetim var. Ama engelim var" diyen biri hakkında, "Muhabbet yeterlidir" demiştir. Gene Şeyh-ül İslâm Şah-ı Nakşibend şöyle buyurmuştur: "Onlara muhabbet ve siretlerine muhabbet ameldir." Hatta şöyle de mistir: "Umulur ki onları inkâr edenler, tövbe yoluyla kurtuluşa ererler."
Subhânallah! Bu ilim taifesinin halleri ne gariptir. Allah hepsinin sırlarını aziz ve yüce kılsın. Kendilerini inkâr edenlerin bile mahrumiyetlerini istemiyorlar. Bilâkis onların kurtuluşlarını istiyorlar. Hatta onları inkâr edenlerin birçoğu tövbe etmişlerdir. Onların inkarcılarına karşı lütuf ve büyüklükleri böyle ise, sevenlerine karşı lütuf ve büyüklükleri nasıldır? Akıl bunu idrak edemez. Allah önce onu inkâr edenlerin cezalandırıcısı, sonra da onun mükafatlandırmışıdır. Allah ona mükâfat versin. Mevlâ'm, tarikat büyüklerine en hayırlı mükâfatlan ihsan etsin. Bizleri de onların sayesinde mükâfatlandırsın.
"Ey akıllı ve bilgili kişi, eğer kurtuluşu hazırlamak istersen;
Nakşibendi Pirlerinin, candan-gönülden ayaklarının toprağı ol."
Selâm, şerefli muhibblerden, manevî kardeşimiz İbrahim Efendi'ye selâmı tebliğ edenlere, ondan dua bekleyenlere, bütün hane halkına ve hallerini soranlara olsun. Allah (c.c.) onları da, sizleri de ve bütün dostları da dünya sevgisinden; dünyaya meyletmekten ve onunla sürür (sevinç) duymaktan korusun. Allah (c.c), dünyayı, kendi zâtının sevgisi; peygamberleri ve velilerinin sevgisi sayesinde, gözlerinizde nefret edilir kılsın. Allah'ın (c.c.) salat ve selâmı, kıyamet gününe kadar Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)'e ve bütün peygamberlere olsun. Amin. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a (c.c.) mahsustur.
Muhammed Ziyauddin (k.s.) Tarafından Sâmî (k.s.) Hazretleri'ne Gönderilmiştir.
Şeyhinin (k.s.) vefatı münasebetiyle başsağlığı dileyen Şeyhin Halifesi Şeyh Muhammed Sâınî Efendi El-Erzincanî (k.s.)'ye göndermiştir. Mektupta, hayatta ve sonrasında, bütün kâmil şeyhlerin bilmesi gereken, musibetler ve kalplerin kırıldığı zamanlarda metin olmak ve daha fazla çalışmak gerektiği, müridlerin evrad mertebelerinin ulaşabileceği son mertebe ki; celâl ve cemâl'a ulaşmış bir nıürid yaratır. Namazda Râbıta'nın nasıl olacağına dair beyanlar bulunmaktadır.
Bismillâhirrahmânirrahîm
Âlemlerin Rabbi olan Allah'a (cc.) hamdu senalar olsun ve Muhammed (s.a.v.)'e, Ehli Beyti ve sahabelerinin hepsine salat ve selâm olsun;
Daha sonra,
Allah (c.c.)'ın cemâl ile nurlanan ve kemâli ile kemâle eren büyük üstad kemâl sahibi ve bilge kutbun pak ruhunun öbür âleme intikal etmesi, üzerimize çöken büyük bir musibet olmuştur. Bizler onun yokluğuna alışmaya çalışırken ve ciğerlerimiz ayrılık hasreti ile yanıp kavrulurken, değerli mektubunuz ulaştı. Doğru lisanı hal ile içerdiği üzüntü ve gönül sıkıntısını, cinan ravzasına, ilâhî feyiz kaynağı olan Üstadı Azamın yüce makamına arz eyledik.
Birincisi,
Belirttiğiniz tefrika ise, her ne kadar Büyük Üstadın görüntüsünün yokluğu tefrikayı gerektirse bile, daha çok muhabbeti, çalışmayı ve dayanışmayı giderek artmasını gerektirmektedir. Zira onun kutsal ruhu beden kabuğunu terk etmiş olsa bile, kalan güzel hasletleri günden güne güçlenmekte, bilgisi, himmeti ve bereketi artmaktadır. Bizler bunun işaretlerini ve izlerini görmekteyiz. Yine tefrikada toplanmaya karşı, bu gibi büyük musibet zamanında gönüllerin birleşmesiyle sağlanacak dayanışma çok önemli ve gereklidir.
Musibet zamanlarında Allah (c.c.)'ın sonsuz sabır denizinin feyizlerinden istifade ederek kırılan kalpler için daha çok evrad, zikir ve diğer işleri yapmak gerekmektedir. Bu tür büyük musibetlerde Cenâb-i Hakka yakınlaşmak gerekir ki; bundan daha büyük musibet olamaz. Zira Allah (c.c.)'tan uzaklaşmaya yol açan belaya (ibtila) fitne denir, musibet değil. Cenâb-i Hak'tan, bu belayı bizim için fitne değil musibet eylemesini ve kulluk kapısına yaklaştırmasını niyaz ederiz.
Hallerin başında uzun süre Üstadı Azam'in (k.s.) Efendinin Allah (c.c.)'ın rahmetine kavuşana kadar evrad ve zikir yapılmasını emretmedi. O zaman bana dedi ki; şimdi evrad ve zikir zamanı geldi, zira gönül (kalp) kırılması ilâhî bağları zayıflatabilir. Üstadı Azam (k.s.)'in. ölüm hastalığı zamanında göz kamaştırıcı kerametler ve işaretler sayılmayacak kadar çoktu. İnşallah yazmakta olduğumuz Tebşir nüshasını tamamladığımızda size de bir nüsha göndereceğiz.
İkincisi;
Şu anda yanımıza gelmeniz uygun değildir. Ancak geçen yıl mevsiminde daha önemli ve gerekli idi.
Üçüncüsü;
İsminizin Muhammed Sâmî (k.s.) olması, nisbetinizi ve meveddetinizi (içtenliğinizi) günden güne artırmaktadır. Eskiden olduğu gibi ihtiyaca göre mektuplar ve bilgiler göndermelisiniz. Ve cevaplarında Üstadı Azam (k.s.) şevk ve muhabbetle dolu mektubunuza cevap konusunda; keramet yolu ve gayıptan seçmelerle dedi ki; şimdi zamanı değil, daha sonra ortaya çıkacak (daha sonra yazalım). Bir süre sonra tarafınızdan gelen Molla Süleyman El Tekmani (k.s.) tarafınızdan müjde getirerek şimdiye kadar Erzincan bahçelerinde olduklarını ve büyük şevkle memlekete (belde) daha yeni döndüklerini bildirdi.
Kendileri (k.s.) mektuplara cevap vermeye özen gösterirdi. Ancak bu sefer size karşı olan sevgisinden dolayı ve kerametli sadatlar yirmi bir bine ulaşan müridlerin evradlarını ziyaret ederlerken, sizi aczi ve hastalığı ile sıkmak istemediğinden dolayı geciktirmiştir. Mustafa Efendi'nin verdiği müjde üzerine, Üstadı Azam diyor ki; mürid cemâlsiz ve celâlsiz olamaz.
Önce celâlini gösteren mütemadiyen husulden önce cemâli gelir. Gönülde, Râbıta'dan cezbeyi elde edemez. Husuldan sonra cezbe oluşur. Bu oluştuktan sonra bütün kemâller ve tebşirler hâsıl olur ki; böylesine büyük bir makamı elde etmek büyük bir nimettir. Uykusunda gördüğü iki hisardan biri, Üstadı Azam'in rahmeti, diğeri ise Cenâb-ı Rabb'da saklı incizab (ona doğru yöneliş)tir. Deneme amacıyla hisardan çıkma iradesi ise, Alaaddin El-Attar (k.s.) Hazretlerinin, ilâhîlerinde (Müveşşehat) bu yüce grup, istenenler ve sevilenler olduklarından denenmezler, yolundaki sözlerine aykırı olsa bile. Daha sonra Allah (c.c.)'a hamd olsun vefatından önce, endişe çemberinden çıkmanın mümkün olmadığı ve uzaklığının tehlikeli olmadığını anladı (kendisine göründü).
Hasıl olan ise, Rabıta ile zikrin birleştirilmesinden doğan güzel ve yüksek makamdır. Ancak hitabî (sözlü) zikir, şeytanî tevessüllere maruz kalabileceğinden dolayı rabıta ile birlikte olamıyor ve sonra görebildiği kadarıyla yok oluş yoluyla zikirle meşgul oluyordu. Üstad, tahayyüle geçse bile önce zikir ediyor ve sonra namazda rabıta yapıyordu. Ancak Üstadı Azam, Hace-i Ahrar'ın, Rabıtada, Subhanehu ve Teâlâ'nın "ve Künu meassadikîn ve kaynune" isnadını inceledikten sonra namazda yemin ve kusur canibinden tahayyül emrinden, bu zor yolun insibağ (boyanma) ekseni üzerinde dönmesinden dolayı konuyu şu ana kadar bize bildirmemiştir.
Üstadı Azam bundan şevk ve lezzet bulmadığı için sizin rabıta ve muhabbette şevk ve lezzet yoktu. Ancak, Üstadı Azamın mübarek diliyle söylediği gibi inşallah bundan sonra her yerde sonsuz şevk, lezzet ve muhabbet olacaktır. Vicdanlarımızı hakikatlere yöneltecek izleri görebileceğimiz müjdesiyle, Allah'ın (c.c.) selâmı sizin, yanınızdakilerin ve Muhammed Mustafa (s.a.v.) şeriatını izleyenlerin üzerine olsun ve âlemlerin Rabbena hamd ve senalar olsun.
Şeyh Fethullah (k.s.) Hazretleri Tarafından Sâmî (k.s.) Hazretlerine Yazılmıştır.
Yine adı geçen halifeye olup, şeyhlerden hangisinin rabıtası caizdir beyanı ile, kutup ikidir. İrşad Kutbunun makamı Medar Kutbu' ndan daha yüksektir. Gavs ve müridlerin rabıtada gördükleri güzel ve ürkütücü (korkutucu) şekiller ve görüntüler ile bir müridin göğsünde, yumurta şeklinde gördüğü üç beyaz leke beyanını içermektedir.
Bismillâhirrahmânirrahîm ve Elhamdu lillâhi Rabbil âlemin ve salat ve selâmu ala seyyidina Muhammed ve ala âlihi ve ashabihi ecmain;
Ve zâtınıza tam selâm ve kabul edilen zamanlarda hayır dualarınızı ilettikten sonra;
Değerli mektubunuzun bize ulaştığını bildirmek isteriz. Onu okuduk, şevk ve muhabbetin artmasından dolayı Allah'a (c.c.) hamd ettik ve Üstadı Azam (k.s.) himmetine şükürler eyledik.
Rabıta konusunda sorduğumuz soruya gelince, Hakkı Efendi "Nakşibendî Tarikatı Beyanı" adlı kitabının dördüncü bab, üçüncü kısmında, rabıta mürid. müşahede, isimler ve sıfatların tecellisi makamına ulaşmış yüksek terbiye sahibi bir Üstad"a bağlanır. Hal böyle iken, rabıta ve gavslık ve kutupluk şart değildir. Rabıta, sadece isimlerin ve sıfatların tecelli etmesinden itibaren caizdir. Nakşibendî olmayanlarda bu makam, o şahıs için kemâl sıfatı bütün kemâl sıfatları yüksek
Nakşibendî cemaatinde ise ilim, kudret, sehavet (alçakgönüllülükle) gibi bütün kemâl sıfatlarını Allah (c.c.) yolunda kullanması esastır. İmam-i Rabbani "Mektubaf'ın birinci cildinde yer alan birçok yazısında; kutup ikidir, birincisi İrşad Kutbu'dur. Her türlü hidâyet ve nurun geldiği, fakirlik, zorluk ve yok oluş gibi Nebilik kemâllerinin sonuna ulaşmış kimsedir. "Nefahatta" belirtildiğine göre, Kutup Dairesinden çıkanlara "El-Racebiyye" denir.
Diğeri ise Medar Kutbu'dur. Yalnızlık, ayrılık, erime ve mahvolma konularında velayet kemâllerinin sonuna ulaşmış kimsedir. Pahalılık, ucuzluk, yağmur ve bitkilerin yetişmesi gibi dünyevî bütün konular onun elinden olur. Gavs ise, Şeyh Muhittin El-Arabi'ye göre Kutbu Medar'm ta kendisidir. Ancak İmam-ı Rabbani ve Nakşibendî ileri gelenlerine göre, Kutbu Medarındandır. Ancak, Ebdal (veliler), Evtad (ileri gelenler), Nakipler ve Neciplerin başında olup, hatta Ebdallerin tayini ve azli onun elindedir.
Üstadı Azam'in da İrşad Kutbu olduğuna dair açık deliller ve kuvvetli işaretler bulunmaktadır. Bunları yeni yazılan Risale'de detaylı olarak belirtmiştir. Bahsi geçenden ve İmam-ı Rabbaninin "Mektubaf'ının 1' inci cildindeki elli yedinci mektubunda detaylı olarak belirttiği gibi, Kutbu İrşad makamının daha yüksek olduğu öğrenilmiş bulunuyor. Hace Muhammed Kar Mesakh "Fasıl El-Hitap" kitabında; Peygamber (s.a.v.) mübarek zamanında İrşad Kutbuydu. O zamanlarda Üveys Karani'nin amcası Üsameddin (r.a.) Kutbu Medar'dı. Her ne kadar sahabe mertebesine ulaşmasa bile, ne zaman bir soru sorulduğunda Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ihtiyaç kadarını emrederdi. Üstadı Azam da rabıta hakkında, müride rabıta olacak şeyhin fani olması gerekir. Yine Üstad Hazretleri "Risalet El-Râbıta" adlı kitabında yer alan "Müridin, Allah'a (c.c.) fani olan şeyhinin ruhaniyetini tam olarak almalıdır" ibaresi vardır.
Müridlerin rabıtada gördükleri şekillere ve hayvanlarca Rabıta Tecellisi denir, kimin tabiatına şevk, muhabbet ve güzellik hakim ise ona güzel ve iyi şekiller görünür. Kimin tabiatına korku ve celâl hakim ise, ona korkunç şekiller görünür. Mürid celâlsiz ve cemâlsiz olamaz. İlk önce celâl görünürse arkasından uygun yüze cemâlin görünmesi ümit edilir.
Müridin göğsünde gördüğü yumurta şeklindeki üç beyaz leke, Sülüs latîfesi olup, asıl makamı olan, girdiği ve inşallah diğerleri de girer.
Buraya gelişiniz ise, siz de çok iyi biliyorsunuz ki sizin yararınızadır. Biz şimdi Türbe-i Şerifi imar ediyoruz. Bayramdan sonra zorunlu olarak Terçonk'a geleceğiz. Bayramdan sonra gelirseniz türbeyi sürekli ziyaret etmeniz sorun olacaktır. Bayramdan önce gelip, türbenin imarına yetişip burada birkaç gün ikâmet etmeniz sizin için daha uygun olacaktır. Risâle'den istediğiniz nüsha ise, bütün nüshalar etrafa dağıtıldı ve şu anda işlerimiz çok yoğun, geleceğinize yakın size bir nüsha hazırlamış oluruz. Böylece beraberinizde müridlerinize hediye olarak götürürsünüz.
Babanıza, kardeşlerinize, oğlunuza ve bütün müridlerinize selâmlarımızı ve dualarımızı gönderir, dualarınızı eksik etmemenizi temenni ederiz. Efendimiz Muhammed (s.a.v.) ehli beytine ve bütün sahabelerine salat ve selât ve selâm olsun.
Tagi (Tahi) (k.s.) Hazretleri'nin Halifesi Şeyh Fetullah (k.s.) Hazretleri tarafından Sâmî (k.s.) Hazretleri'ne yazılmıştır
Efendimiz Muhammed (s.a.v.) ehli beyti ve sahabelerinin hepsine salat ve selâm olsun.Bazı fetva alimlerinin, malik'in (mal sahibi), hayvanının ilk defa başkasına verdiği zararı sayısıyla tazmin etmez ve bununla ilgili konuda..
Her şeyin hamdıyla teşbih ettiği Allah (c.c.) adıyla ve Efendimiz Muhammed (s.a.v.) ehli beytine ve sahabelerinin hepsine salat selâm olsun ve sonra,Biliyorum ki, Hanefi Mezhebinin "Mecma El-Enhur" de denilir ki; hayvanı ve köpek arkasından güderek gönderirse, anında veya gönderdiği anda meydana gelen zararı tazmin eder. hayvanların sağa ve sola mayii etmemelidir kaydıyla.
Ancak, gütse bile kuş türlerinden zararı tazmin etmez. Aynı zamanda bir dabbe (mal türü hayvan) ve köpeği gütmüyorsa, zararı tazmin etmez, zira bu durumda hayvanlar yaptıkları fiilde bağımsızdırlar veya hayvan köpek gece ya da gündüz kurtulup bir mülke ve kişiye zarar verirse bu durumda da Malik zararı tazmin etmez.
Bu mektup Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin ölümünden sonra Tahi (k.s.) Hazretleri'nin oğlu MUHAMMED
ZİYAEDDİN (k.s.) tarafından, Erzincan Eşrafına gönderilmiştir.
Bütün hamdler Allah'a mahsustur: Salatü selâm kıyamet gününe kadar, Allah'ın Resulü'nün, bütün âlinin, ashabının ezvac ve zürriyetinin,ensarı ve asharinin (dünürlerininkayınlarının) üzerine olsun!
Bundan sonra bu mektup, yüce kapı eşiğinin hizmetçisinden Erzincan'daki halis ve temiz kardeşleri olan evkaf komisyonunadır. Allah (c.c.) canlan belâlardan muhafaza edip, sevdiği ve razı olduğu şeylerin yapması üzerine sabit eylesin! Gazabına sebep olmayıp, kurtuluşlarına sebebi olan, onlardan belaların men eden, dünyadaki yükselmelerini celbedici hükümleri, vasıtalarıyla icra kılsın. Zira aziz ve zelil edici Allah'tır.
Malumunuz olsun ki. şeyhlik ve irşad makamının birçok adab ve şartlan vardır. Bazıları, batına göredir ki, onları kul ile Rabbin (c.c.) arasında olup, onları hiç kimse bilmez. Belki bilinmeleri Rabbe (c.c.) havale edilir. Lakin kulun dıştaki görünüşü, şeriatın istikameti üzere mutabık olmasıyla o gizli şey"in eseri görünür. Yani cisminin azalarından herhangi birisinden şeriata muhalif bir şey sadır olmamasıdır. Çünkü o gizli manevî makamın medarı, Allah'a (c.c.) yakınlık kalbin masivaya taalluku (ilgisi) olmayıp, Allah'ın (c.c.) zatında fani olmakta, daima manevî huzurunda bulunmak ve onlardan bahs edilmesi uzun süren daha başka şeylerdir.
Bazıları da zahire göredir ki, şeyh (mürşid) olan kimse kendisi kâmil (olgun) ve başkasını da kemâle erdirecek kabiliyete alan bir mürşid tarafından irşad için icazetli olması her türlü itikad ve inancını sünnet-i seniyyeye göre tashih ettikten (düzelttikten) sonra, bütün işlerinde mürşidine tabi olması mümkün olduğu kadar ruhsattan korunması, belki yaptığı amelleri azimete, hatta imkân dahilinde, mezhebler arasında üzerinde ittifak, bedeninden kan alınsa, Şafiî, Hanefi mezhebleri imamlarına göre, abdesti sahih olması için Nakşibendi tarikatının adabına göre Hanefî mezhebine riâyet edip, abdest alması lâzımdır.
Keza Hanefi olan kimse, hanımına el değdirse, mezkur adaba göre Şafiî mezhebine riâyetle abdest alacaktır. Aynı şekilde Malikî ve Hanbelî mezheblerine de riâyet etmesi lâzımdır. Dinde herhangi bir sünnet olursa olsun, hükmü de böyledir. Hatta rivayet edilmiş ki, tasavvuf ehlinden birisi, şeyhin birisine gidip yanında oturdu. Şeyh öksürüp öh öh ederek tükürüğünü kıble cihetine attı. Sofi, "Kendini dinde yolu olmayan şeylerden muhafaza etmeyen kimse, başkasını yolsuz işlerden muhafaza edemez' diye hemen yanından kalktı. Diğer birisi de, bir şeyh ile camiye girerken, şeyh evvelâ sol ayağını ileri sürerek camiye girince, adamı içinden, "Peygamberin (s.a.v.) sünnetine riâyet etmeyen kimse, arkadaşlığa lâyık olmayıp, yapacağı sohbeti Allah'ın (c.c.) huzuruna yaklaşmaya sebep olamaz" deyip, ondan ayrıldı.
Yine sâlik olan kimse, akidesini mezkur şeylere göre tashih ettikten sonra, ruhsatlardan sakınması lâzım olduğu gibi dinde, bid'a olan şeylerden de kendini muhafaza etmesi şarttır. Bid'a: Peygamber (s.a.v.) ile sahabeleri (r.a.) asrından sonra meydana getirilen, ona Peygamber'in buyurduğu hadisi şamil olmayan, dört mezhebin kaidelerinden (kurallarından) hiçbir kaidenin hükmüne de girmeyen şeydir. Hatta Müslümanların işleri başında bulunan davasında bulunanları cezalandırmaları, hatta başkası da ondan ibret alıp, İslâm dini bid'alardan korunulması için, onu o makamdan uzaklaştırmaları lâzımdır. Çünkü sünnette yeri olmayan bütün bid'alar, sapıklıktır.
Beyhaki hadis kitabının şuabü'1-iman bahsinde Hazreti Peygamber,
"Bir kimse, bid'a sahibini tanzim etse (büyütse), gerçekten İslâmiyet'in yıkılmasına yardım eder" diye buyurduğunu rivayet etmiştir. İşte yukarıda bahs edilen mezkur iyi vasıflarla muttasıf olanlar, ancak Nakşibendî tekkesinde oturabilir. Neseb ve maddi evîâdlık, muteber değildir. Çünkü mürşidlerin hakiki evlâdı, odur ki onların boyalan ile boyanıp cezbeleri ile muttasıf olup Allah'ın sevgisi kalbin noktasında öyle yerleşmiş ki, masivayı (Allah'tan başkasını) unutmuş, Allah'a (c.c.) karşı kulluk hakkını ifa etmeye kalkmış kimsedir.
Tarikat reisi olan Şah-i Nakşibend de (Allah, bizi onun sırlarıyla kutlayıp, ondan razı olsun!) denildi ki, sen bu makama nesebinle veyahut şeceren ile mi eriştin? sorulduğunda, buna neseb ve şecere ile kimse ulaşmadı. Ancak cezbe vasıtasıyla erişebilir. Nitekim, "Hak Teâla tarafından hâsıl olan cezbelerde tek bir cezbenin makamı, insan ve cin amellerinin olan cezbelerde denk gelir" buyurmuştur.
Bundan sonra, Nakşi tarikatı ve Hace Sâmî Efendi (k.s.)'nin tekkesi, çocuk oyuncağı olmaması ve Müslümanların sapıklarına da sebep olmaması için. bu işte titizlik ve ihtiyatlı davranmanız rica olunur. Çünkü böyle bir durum zıılm etmekten, hırsızlık yapmaktan daha büyük bir günahtır. Zira, birisini öldüren veya hırsızlık eden veya zulm eden kimse, din çerçevesinden çıkmış olduğunu herkes bilir. Onun bu fiil ve hareketinde ona uyan bir kimse, kendisi de dinden çıktığını anlar. Lâkin irşad makamında oturup da o makamın vasfıyla muttasıf olmayan kimse, kendisinin doğru yolda olduğuna halka gösterdiği için, birçok avam tabakasının doğru yoldan sapıtmalarına sebep olur.
Allah, insanların efendisi olan Muhammed'in (s.a.v.) yüzüsuyu hürmetine, sizi devamlı saadet üzerinde bulundursun! Ay ve güneşin devamı müddetince, insanların mezkur efendisine, ashabına ve zürriyetine salat ü selâm ve sena olsun!.
Tahi (k.s.) Hazretleri'nin oğlu Muhammed Ziyaeddin (k.s.) tarafından Sâmî (k.s.) Hazretlerinin oğlu
Selahattin Kırtıloğlu'na yazılmıştır
Bütün hamdler şol Allah'a olsun ki, emirlerine itaat etmeyi, nehiylerinden korunmayı kullarına ihsan eyledi. Salat ü selâm, Efendimiz Muhammed'e (s.a.v.) olsun ki, Allah'ın emirlerini yapmanın ve nehiylerinden sakınmanın yollarını açıklayıcısıdır. Her iki yolu bize kadar ulaştıran âl ve ashabına da olsun!
Bundan sonra bu mektup, yüksek dergâhın hizmetçisinden, Allah yolundaki güvenilir kardeşi, en yüce şeyhin veledi halkı, hakka' 1-yakîne ulaştırmaya çalışan muhterem evlât Selâhaddin Efendiye'dir. Allah onu nezdinde makbul olanlardan eylesin.
Mektubunuz, hizmetçiye ulaştı. Selâmetinize ve ondan mesleğe sahâhiyet kokusu duyduğuna çok sevindi. Bu durumunuz için, Allalva hamd ve şükür etti. Ey kardeş! Bu tarikat, hatta diğer tarikatlar da üzerinde kuruldukları usullerden başka bir ilâve veya ondan bir eksiklik yapmaya hiç kimsenin müdahale etmesine hakkı olmayıp ve ehillerinin, Allahü Teâlâ'dan başka hiçbir kimseye, ihtiyaçları yoktur. Onlar daima kendi kusurlarını ve Allah'ın azametini düşünürler. Kınamaları ve onları yapan kimseler hakkında, şiddetli tehditten haber veren birçok âyet ve hadisler, vârid olduğu, kibir, ucb, hased (kıskançlık) gibi kötü ve yerilen evsafları kendilerinden sıyırmakla, çalışmaları, daima Allah'a yönelmek ve razı olduğu şeylerde olup, kendilerinde, mezkûr kötü vasıflardan kalbi temiz olmayan kimse, iyi vasıflarla muttasıf olması ve onları tahsil etmeye çalışması, farz-i ayn olan şeylerdendir.
İşte bu gaye üzere yüksek tasavvuf âlimleri, Kâdiriyye, Kübreviyye, Çeştiyye ve Gazâli'nin tarikatı gibi birçok tarikatlar kurmuşlardır. Fakat bu mertebeye vâsıl olmak için, tarikatların âlâsı, yüce Nakşibendi tarikatıdır. Allah bizi ve sizi, sahibinin sırlarıyla takdis eylesin. Çünkü bu tarikatın esası sünnet-i seniyyenin mütabeatı, dindeki ruhsatlardan ve Allah'ın rızası olmayan bid'alardan korunmak üzere kurulmuştur. Bununla beraber Taği Üstadı Azam, Allah bizi ve sizi onun sırlarıyla kutlayıp ondan razı olsun. Beyan ettiğine göre, Nakşi tarikatında mezkûr vasıfların diğer birçok şartları vardır ki salik olan mütabeat eylediği mürşidine karşı muhabbeti ve mürşidinden başka, dünya mürşidlerle dolu ise veya ondan daha yüce bir mürşid de olsa, hidâyeti ancak kendi mürşidinin aracılığına hasr edilmiş olduğuna itikad etmesiyle, hakkında ihlâs sahibi olması bidayette güç de olsa, kendisine emirlerine imtisal nehy eylediği şeylerden sakınma hasıl olması için mürşidine emirlerine imtisal nehy eylediği şeylerden sakınma hasıl olması için mürşidine teslim olmasıdır.
Öyle ise, akıllı olan kimseye, dünyasını ahiretine mezra edip, hayatını dâr-i bekada (ahirette helakine ve AHah'a (c.c.) karşı mahcubiyetine (utanmasına) sebeb olacak şeylerde zayi etmemesi ve (harcamaması) lâzımdır. Bu nasihat, akıllı kimsenin zihninde sabit olup dünyanın kötülüğü, rezaleti, aşağılığı, aklında yerleştiği vakit, aziz ve Yüce Allah'ın rızasının olduğu şeylere çalışması lâzımdır. Allah'a kavuşmanın yolu işte budur. Şayet birisine Nakşibendî tarikatına intisabı mümkün olmayıp, belki yukarıda adları geçen diğer tarikatlara mensup bir mürşid mevcud olup da o kimse ona karşı ihlâsı da hasıl olsa, kendi hidâyeti için ona gitmesi gerekir ve o zaman, Allah yolundaki tarikat ecdadının mahbubu, sevgilisi olur. Zira tarikata mensup ecdadının mahbubu, sevgilisi olur. Zira tarikata mensup ecdadının tarikattan maksadları Allah Celle ve Alâ'ya ulaşmaktır.
Allah, Efendimiz Muhammed'in (s.a.v.) alinin, sahabenin (r.a.) üzerine salatü selâm eylesin.
Eser Ünal TUYGUN'UN PİRİ SAMİ HAZRETLERİ HAYATI VE SOHBETLERİ ADLI ESERİNDEN ALINMIŞTIR
EMEĞİ GEÇEN HERKESE TEŞEKKÜRÜ BİR BORÇ BİLİRİZ
YAZIM YANLIŞLIKLARI GÖRÜRSENİZ
info@terzibabamezarligi.com adresimize bildirirseniz seviniriz.
Sohbetler
Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'yle ilgili yayınlanmış hiçbir eser yoktur. Ancak Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin Adnan Efendi adlı müridi tarafından kaleme alınan eski Türkçe sohbetleri mevcuttur. Ancak bu sohbetlerin yazıldığı kitapçık basılmamış ve yayınlanmamıştır.
Yalnızca birkaç tane fotokopi yoluyla çoğaltılmıştır. Sohbet kitabıyla ilgili geniş bir araştırma tarafımızdan yapılmış olup Erzincan ili ve ilçelerinin bazılarında (Refahiye, Kemah, Karakaya Beldesi) sohbet kitabına rastlanmış olup, bu sayı tespit edilmiş haliyle 10 adeti geçmemektedir.
Yine Erzincan dışında Vakıflar Genel Müdürlüğü Tescil Şube Müdürü Tahsin Türker Bey'de de aynı kitapçık mevcuttur. Söz konusu sohbetler aynı kalemden ele alınmıştır. Ancak, Bitlisin (Güroymak) ilçesinde ikamet eden tasavvuf âlimlerinden Nurettin Efendi'de de, Sâmî (k.s.) Hazretleri'ne ait aynı kitapçık mevcuttur.
Fakat yazılış şekli farklıdır. Adnan Efendi tarafından kaleme alınmış olan, sohbet kitabı muhtemelen başka zatlar tarafından yazılarak çoğaltılmıştır. Ama bu kitapçığın da muhteviyatı aynıdır. Sohbetler bölümü, hiçbir değişiklik yapılmadan, kitapta yer almıştır.
Erzurumlu Adnan Efendi (Doğum 1867 - Ölüm?)
Bu kitabın hazırlanmasında Adnan Efendi'nin büyük bir rolü vardı. Adnan Efendi Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin tarikatına girmiş ve Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin sohbetlerini kaleme almıştır. Muhtemelen Salih Baba Divanını kaleme alan da Adnan Efendidir. Adnan Efendi Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin sohbetlerini kaleme alırken kendinden de bahsetmiştir. Kendinden bahsettiği bölümü aynen aktarıyoruz.
Erzurum civarında Türkmen Erzurum'a 11 saat mesafede bulunan Kisha adındaki gönül okşayan (Güze) geçmişler. Salihlerden olmakla tanınmış Efe Hoca zade diye bilinen ailenin evlâdındanım. Adı gelen köyde Ali Efendiyle, Efe Hoca adıyla şöhret bulmuş bir âlim nam salmıştır. Onun oğlu âlim nam salmıştır. Onun oğlu âlimlerden Davut Efendi dedemin pederidir. Bu zâtın ilim sahibi hanımlardan Zehra Hanım namındaki eşinden Sahabettin, Muhittin ve Ahmet adlı üç evlâdı olup Şerafettin Efendi babasının babasıdır. Bu Şehabettin Efendi'nin Münevver Hanım adlı hanımından Hasan, Hüseyin ve Haşim, diğer hanımı Esma hanımdan da Dursun ve Halit adlarında toplam 5 oğlu olup, bunlardan Hüseyin Ağa benim babamdır. Babam Rusya üzerine açılan savaşta ihtiyat askeri olarak silah altına alınıp Anadolu Osmanlı Ordusu'nun öncü sınıfının 4. alayının 2. taburunun 3. bölüğü asteğmenliğine getirilip, sonra tayin olmuştur. Kars'ın ihtilası sırasında Rus askerleri tarafından esir edilip sonra serbest bırakılmıştır. Daha sonra köye dönen babam, tarikat ehli Halil Ağa'nın oğlu Ahmet Ağa'nın kızı Fatma Hanımı nikâh etmiştir. Bu hanımdan Ali ve Adnan adında (bu sohbetleri kaleme alan zât) iki oğlu olmuştur.
Adnan Efendi ailesini, böyle anlatmaktadır. Kendisi ilim başlangıcını köyünde Molla Ahmet, Yusuf Efendi ve Halit Efendi adlarındaki hocalardan temin ettim. Rumi 1295 senesinde Erzincan'a gelerek Halil Ağa Cami Medresesinde Rüştü Efendi'den Kuran öğrendim. Mustafa Efendimden de sarf ve okuma usulleri okuma tahsiline başladım. Ayrıca meşhur hattat Mustafa Hilmi Efendi'den de hat dersi alarak sülüs ve nesih hatlarında icazet aldım. Gene Hacı Süleyman Efendi adlı birinden de nice dersler aldım
1882 yılında Erzincan Askeri Rüştiyesine (ortaokul) devam edip, tahsilimi bitirdikten sonra 1885 senesinde diplomamı alarak 4. Osmanlı Ordusuna devamlı memur olarak kabul edildim
Tedrici olarak 1200 kuruş maaş ve rütbesine kavuştum.
Erzurumlu Adnan Efendi (Doğum 1867 - Ölüm?)
Altın Silsileden Şeyh Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin dergâhına 1889 yılında bağlanmak şerefine kavuştum. Kendilerini 1885 tarihinde bir anlık görmekle şereflendim. İkinci bir defa olarak da 1307 tarihinde görmekle gözlerim aydınlanarak derhal hallerine inanıp teslim olarak mübarek tarikatlarına girerek bahtiyar oldum. 1884 tarihinde bir cuma günü çarşıda bir saraç dükkânında oturuyordum. Baktım ki yukarıdan siyaha çalan, ibadet için yapılan cübbeli, mübarek nurlu yüzü mükemmel aşk ve muhabbet eseri olarak balmumu renginde, sarı; fakat güler yüzlü ve nuranî bir mübarek zât geliyor. Dükkân sahibine "Bu zât kimdir?" diye sordum. Dedi ki, "Tagi (k.s.) Hazretleri'nin halifesidir. Hınıs'tan yeni gelmiştir.
İşte o vakte kadar ne kendilerini görmüş idim ne de ismi şeriflerini işitmiştim. Bundan bir müddet sonra nisbet ve kemâlâtının nurlarını, ışıklarını etrafa yaymaya başladı. Birtakım kalbi ölmüş kimseler, o kemâlâtın kudsi pırıltılarının ışıklarını yok etmeye kalkıştılar. Birçok inkarcılar türedi. "Müridleri deliriyormuş'" gibi halkı bu mübareğe bağlanmaktan ürkütecek sözler söylemeye başladılar. Ancak başarılı olamadılar.
Adnan Efendi tarikata girişini ise şöyle anlatmaktadır:
Bir gün kalemde (dairede) salih arkadaşlarımızdan biri dedi ki; "Sen niçin tarikata girmiyorsun? Tarikat senin için
münasiptir." Dedim ki; "Birader Hanifılik... yeterli değil midir?" Böyle deyince o zât sustu. 1889 yılında bir başka arkadaş bana dedi ki; '"Şeyh Efendi Mesnevi-i Şeriften vaaz ediyormuş. Gidip dinleyelim." Dedim ki; "Pekâlâ gidelim." "Gittik ki, mübarek dergâhın mescidinde kürsü üzerinde ders anlatıyordu. Beyan ettikleri konu, Mevlâna Celâlettin Rum ile Şemsi Tebriz'in kavuşmaları idi. Sohbet esnasında Piri Sami (k.s.) Hazretleri, Şemsi Tebrizhi'nin dilinden naklen "Ah" edince benim gönlümde de öyle bir tesir hâsıl oldu ki, artık bir daha mübarek meclisini bırakamadım.
Bir süre sohbetlere devam ettim ve Şeyh (k.s.) Hazretleri'nin tahsil; "Beni Şeyh Efendiye götür." O zât da beni götürdü. Teravih namazından sonra beni huzura çıkardı. Gittim elini öptüm ve geri çekilip ayakta durdum. Gönlüm titremeye başladı. Hafız Nurettin Efendi dedi ki; "Efendim, Adnan Efendi, kabulünüzü istirham ediyor." Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri dedi ki; "Ne iş yapar?" Dedim ki; "Dairede mülazımım. (Astsubay) Şeyh Hazretleri beni aldı. Alt katta bir odaya götürdü. İstiğfardan sonra musafaha tarzında elimi eline alıp buyurdu ki; "Kabul ettim." Buyurdu ki; "Biz de seni müridliğe kabul ettik" bana bazı tembihlerde bulundu.
Tarikata girdiğim gece bir rüya gördüm. Mübarek dergâhın mescidinin mihrabına yakın bir yerde sağ yanım kıbleye karşı arka üzeri yatıyorum ve sanki mübarek mescidin doğu tarafındaki pencerenin birinde üzerime devamlı bir rüzgâr esiyor. Öyle uyandım. Yarındası ikindi vakti dergâha gittim. Sâmî (k.s.) Hazretleri buyurdu ki; "Gece ne rüya gördün?" Ben de rüyamı söylemedim ve bana hiçbir şey söylemedi ve bana ders verdi.
Aşağıdaki beyit de Adnan Efendi'ye aittir.
Asrımızın o aziz kutbu ile
Yani, coşkun derya olan Muhammed Sâmî ile
Onun feyizlerinin nurları ile baştan başa Bu Erzincan şehri nurlandı, aydınlandı.
Rahmetinle Ya ilâhî sen bizi lâyık kıl Adnan 'ı; Sami'nin eşiğinin kelpi olmaya
Adnan Efendi'nin hangi tarihte vefat ettiği ve kabrinin nerede bulunduğu hakkında elimizde kayıtlı bir bilgi mevcut değildir.
SOHBETLER-(I)-1903
Bismillâhirrahmânirrahîm
(Rahman ve Rahim olan Allah'ın (c.c.) adıyla)
Hamd ve sena Allah'a (c.c.) mahsustur. Hadsiz salat onun elçisi Hz. Muhammed'e (s.a.v.) olsun. Onun ashabına ve bütün inanan kullara da rahmetler olsun. Hz. Ebubekir-i Sıddık hürmetine Mevlâ'm bizleri bağışlasın. Bizden her ne hata meydana gelir ise affetsin. Rabbim bizler gibi günahkâr kullara, lütufta bulunarak, pirleri kendi Zâtına kavuşmaya vasıta kılsın.
Piri Sâmî (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ;
"Şah-ı Nakşibendi (Allah onun aziz sırrını takdis etsin)." Efendimiz Hazretleri MAKAMAT'ında şöyle buyurmuştur: "Resulullah (s.a.v.) Efendimiz Hadis-i Şerifinde "Eğer kardeşim Musa sabretseydi, göklerin ve yerin bütün iç sırlarını (Melekutunu) keşfederdi." Yani, eğer kardeşim Musa (a.s.) Hazreti Hızır (a.s.)'la beraber, oğlanın başını kopardığında; gemiyi delip ayıplı kıldığında; duvarı doğrulttuğunda sabretse idi, göklerin ve yerin melekutunu (sırları) elbette ona açılırdı" buyurdular. Bir diğer Hadis-i Şerifinde de;"Sabreden zafere ulaşır" buyurmuşlardır. Yani her türlü meşakkate (zorluklara) sabretmek sebebiyle istenene zaferle ulaşılır.
Sabrın neticesinde ne kâr var? Onu şu âyet-i kerime ile tefsir etmek mümkündür." (Resulüm!) Sabah ve akşam Rablerine, sırf onun rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte candan sabır ve sebat et."
- Kehf Suresi, âyet: 28. Bu âyet-i kerime:
"Ubudiyet (kulluk) makamı, risalet (peygamberlik) makamından büyüktür. Namazdaki "Ettahiyyaf'ta bu şöyle geçer:
Abduhu ve Resuluhu; yani Allah'ın (c.c.) kulu ve elçisi olan Hazreti Muhammed (s.a.v.) diye şahadette bulunuruz. Peygamberliğin sığınağı olan Hazreti Muhammed (s.a.v.) diye şahadette bulunuruz. Peygamberliğin sığınağı olan Hazreti Muhammed (s.a.v.) Efendimizin ubudiyeti (kulluğu) risaletinden (peygamberliğinden) önce gelir. Bu anlaşıldıktan sonra, bu âyet-i kerimede emr olunduğu üzere sabahtan akşama ve akşamdan sabaha kadar onlar Rab'lerini çağırırlar, dua ederler; "Eğer sen öyle olamaz isen onlarla beraber sabret." Ki onlar da peygamberler ve onların varisleri olan nuranî zatlardır; onlar da Rabbimi akşamdan sabaha, sabahtan akşama kadar çağırırlar. Eşiğe başlarını korlar, O'nu gözetler. Kullukta herkes sabit olamaz ki... Velilerin en yukarı makamı, makam-ı ubudiyettir, (kulluk makamıdır). Kulluk makamı her makamdan, hatta peygamberlik makamından yukarıdır.
Çünkü peygamberlik, Yüce Yaratıcının ihsanı; kulluk ise kulun kendisinin çalışmasıdır. İnsan kendi faaliyeti, çalışması ve gayreti ile Yüce Yaratan'ın kulluğuna çalışmalı ve kulluk üzerinde sabretmelidir. Şuhud Tecellilerinin çeşitleri vardır, kulluk makamı bunlardan yukarıdadır. Müridin vazifesi de edebdir. Kulluk makamında olan bir zât (vasıtası) ile sabretmeli ve sebat etmelidir ve Şeyhi'nin kulluk makamında olduğunu muhakkak bilmeli ve bize gereken onunla sabretmektir" diyerek şeyhine hürmeti vazife bilmelidir. Dünyanın sevgisini gönlünden çıkarmaya gayret edip çalışmalı, Şeriat-i Muhammediye'ye (İslâm dinine) bağlanmalı, vücudunu Şeriat-ı Muhammediye'ye teslim etmeli; kalbini de akşamdan sabaha, sabahtan akşama kadar kulluk makamında bulunan şeyhi ile Yüce Yaratıcı'yı kalben çağırmaya münhasır kılmalıdır.
Dünya sevgisini gönülden çıkarmanın çok önemli sayılmasının sebep ve hikmeti şudur: Hadis-i Şerifte "Dünya sevgisi her hatanın başıdır" buyurulduğundan; dünyaya sevgisi olan adamı, bu dünya sevgisi kulluk makamından olan şeyhiyle beraber sabretmeye müsaade etmez. Bir de bu yüce tarikatta kardeşlerine (ihvanına) hizmet etmek çok önemlidir. Mürid demelidir ki; falan kardeşim bu şerefe benden ziyade devam edip hizmete dayanmıştır. Zikir halkasına devamı benden fazladır diyerek kesmelidir. Zira dünya, Rabbini çağırmaya müsaade etmez. Zenginlik mani değildir, ancak dünya sevgisi engeldir.
İşte müridin vazifesi bu 4 şeye fevkalâde bir özenle dikkat etmektir. Bunlar:
l.Şeriat-i Muhammediye'ye (İslâm dinine) varlığını teslim ederek anlık ve fani sevgilerini kesmek.
2.Şeyhinin hürmetine bağlı olmak.
3.Akşamdan sabaha ve sabahtan akşama kadar, kulluk makamında olan şeyhi ile Yüce Yaratıcı olan Hazreti Allah'ı (c.c.) kalben çağırmaya kalbini tahsis etmek.
4.Sebepleri açıklanmış olduğu üzere, kardeşlerine hizmet etmek.
Şayet bu 4 özellik bir adamda bulunursa, o adam kemâle ermiş kişilerden olur.
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ:
Şahı Nakşibendi (k.s.) buyurdular ki; "Bu yol ahlâk yoludur. Kötü ahlâkı değiştirip yerine iyi huylar koymak içindir." Mevlânâ Hazretleri Halit (k.s.) Efendimizin halifesi Süleyman Bağdadî (k.s.) Efendimiz Hazretleri (HADİKATÜN NEDİYYE = İYİLERİN BAHÇESİ) adındaki değerli kitabında şöyle der: "Bir inanan insana (mümine), namaz, zekât, oruç, hac ve kelime-i şahadet, farz-ı ayn (her kişinin kendisinin bizzat yerine getirmek zorunda olduğu farz) ise, Tarikat-Âliye'ye (Yüce Tarikata) girmek de tıpkı bunlar gibi farz-ı ayn'dır. Şu yönüyle farzı ayn'dır. Ki, tarikatla ahlâk değişikliği olur. Madem ki kötü ahlâkı iyi ahlâka çevirmek her insana farzdır. Başka bir suretle kötü ahlâkı tedavi etmek çaresi olmuyor. Onun çaresi ve ilâcı ancak tarikattır. Çünkü tarikat, kötülenmiş ahlâkı gidermek içindir. Kötü ahlâkı değiştirme farz olduğundan ötürü, Tarikat-i Aliye (Yüce Tarikata) girmenin de insan soyu üzerinde
farz-ı ayn olduğunda artık kesinlikle şek ve şüpheye yer yoktur.
"TARİKAT-1 MUHAMMEDİYE'"de de yazıyor ki; "Yetmiş dokuz kötülenmiş ahlâk karşısında, yetmiş dokuz övülmüş ahlâk vardır.
Kötü ahlâkını iyi ahlâk ile değiştirmek herkesin boynuna farzdır. Nakşibendilerin Hatme-i Hace'lerinde okunan yetmiş dokuz kere "ELEM NEŞRAH LEKE..."; "Biz senin göğsünü (kalbini) açmadık mı?" ile başlayan İNŞİRAH Suresinin (Kur'an, 94) bu sırada okunması dahi, bu kötü ahlâklardan kurtulmak içindir. İnsan daima Hatme-i Hace'de bulunsa ve kendi hissesine dağılan taşlardan hiçbirisi düşmese dahi, o Hatme'nin hemen hepsini de kendisi okumuş gibi olur. Ne kadar velilerin ruhları var ise, hepsi de o halkada, o zikir meclisinde bir araya gelirler. ELEM NEŞRAH LEKE suresi, kötülenmiş ahlâklardan kurtulmak için okunduğu halde; tarikata girmek gibi Hatme-i Hâce'ye de devam etmenin ne mertebede olduğu, var sen bundan hareketle kıyas eyle.
Bir Hatm-i Hace'de, Şeriat'ın zahirine göre otuz üç Kur'an-i Kerim Hatmi okumanın sevabı vardır. Bu hatme'nin kapsadığı müjdeler, faziletler, seçkin özellikler ve batınî özellikleri de ayrıdır. Çünkü bu tarikat, Allah'ın (c.c.) isimlerine giden bir yoldur. Cenâb-i Allah'ın (c.c.) bin bir güzel isimlerine giden bir yoldur. Cenâb-i Allah'ın (c.c.) bin bir güzel isimlerine (Esmâ-i Hüsnâ) mukabil, Nakşibendilerin Hatm-i Hacesinde bin bir İhlâs-i Şerif suresi okunur. Üç adet İhlâs-i Şerifte bir Kur'an hatmi okumak kadar sevap olduğu Peygamberimizin (s.a.v.) Hadis-i Şerifi ile sabittir. Şu halde bin bir ihlas-i şerif suresinin okunmasında, üç yüz otuz üç (333) adet Kur'an Hatmi bulunduğu aşikârdır. Tarikatın 5 ana amellerinden olan işbu Hatm-i Hace'ye özgü mübarek sohbet, ileride ayrıntıları ile ayrıca açıklanacağından burada bu kadar ile yetinildi.
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ:
"Bu tarikatta oldukça önemli bir şey vardır ki, o da sehavettir, (cömertliktir). Cömertlikte bakınız ne büyük meziyetler vardır. Cömert olan kişide üç büyük fazilet mevcut olur: 1. Ehli teslim olur, 2. İhlâslı olur,
3. Tevekkül sahibi olur.Cömert kişinin cebinde kendi geçimine ayrılmış beş kuruştan fazla parası olmasa ve başka bir taraftan ümidi bulunmazsa; Yüce Yaratıcı olan Cenâb-i Allah'ın (c.c.) sonsuz ve sarsılmaz kuvvet sahibi, rızık verici olduğuna kesin inanarak ona teslimiyet getirip, eksiksiz bir tevekkül ile Allah'ın (c.c.) ona gaybî hazinesinden ihsanda bulunacağına güçlü ihlâsla inanırız; çıkarır o beş kuruşunu da isteyene verir.
Elindekini dağıtmak ve İŞAR (yani kendisi de ihtiyaç sahibi olduğu halde, Müslüman kardeşini nefsine tercih etmek), ona huy ve tabiat olur. Birisi bir şey istediğinde, isteyene istediğini verememezlik edemez. Sehavet (cömertlik) sıddıkların işidir. Bu yol sıddıklar yoludur. Yani Nakşibendî tarikatı kafilelerinin başı, Hazreti Ebubekir-is Sıddık (radıyallahü anh = Allah (c.c.) ondan razı olsun) Efendimiz olduğundan, O'nun Sancak-ı Şerifi altında gelen kimsenin de cömertlik sahibi olması gerekir. Kişi cömert değil ise sıddıklar yolunda değildir. Bu ince meseleye oldukça dikkat ve itina lâzımdır. Ma'şukun (âşık olunanın) her türlü hallere karşı peşinden yüz çevirmemeye azm ve sebat eden.
elbet bir gün olur ki cemâli (güzelliği) keşfetmeye ve visal (kavuşma) lütfuna ermeye muvaffak olur. Bu ise ancak bu noktaya özen göstermekle anlaşılabilir. Cömertliği arzu etmenin delilleri vardır. Eğer bir yiyeceğin yarısını sabaha saklıyorsan cömert değilsin. Deme ki, yarısını da bırakayım da yarın yiyeyim. Böyle dersen bu cimrilik (bahillik) emâresidir. Bu durum tûl-i emel (yani, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya bitmeyen isteklerle bakmak) sonucunda olur. Tûl-i emel ise haramdır. Yarınki rızkımı Allah (c.c.) yetiştirir. Bahillik de (cimrilik) inançsızlık var denir. Cömertlikte Allah'a (c.c.) inanmak ve O'nun Rezzak-i Kerim (her varlığın ve kulun rızkını cömertçe veren) olduğuna dayanmak vardır.
Şeyh'e teslim olanlar cömert olurlar ve kendilerinde bir varlık ve benlik görmezler. Bahil (cimri) kimse ne kadar Allah (c.c.) dese faydasız olup helake (mahvolmaya) gideceği gibi cömert bir adam da gene şeyhsiz olarak gece gündüz Allah'ı (c.c.) çağırsa kendisine bir varlık duygusu (vücud) gelir. Bu adamda da helak edici işlere düşmek korkusu vardır. Zira şeyhsiz olduğu için amelini görür (yani yaptığı iyiliklerden gurura kapılır). Şeyhli bir adam her ne amel işlese şeyhinden bilir ve onun himmeti ile (manevî yardımıyla) olduğunu hatırdan çıkarmaz. Şeyhsiz Allah (c.c.) diyenler de, şeyhsiz oldukları için helake gittiler. Kendisinde bir keşf ve hâl görse varlık ve benliği (enaniyeti) artar. İnsanı yıkan da vücud ve enaniyettir.
Bundan başka şeyhsiz olanların ruhları seyrederken (dolaşırken), şeytanların evleri gökyüzünde ve kapılarının ağızlan aşağı doğru olduğundan, delilsiz (rehbersiz) gezen ruhları şeytanlar çarpar, alırlar. İnsanın aklı da bu sebepten zail olur (kaybolur). Delil ile, yani şeyh ile olursa, günde 120 bin kere Allah (c.c.) der; hiçbir zarar gelmez. "Önce arkadaş, sonra tarik (yol)." Hazreti Halid (k.s.), insan ömrüne işaret buyurarak bu tarikte (yolda) güçlük ve belâlar vardır; arkadaş lâzımdır buyurmuş. Ve Şah-ı Nakşibend (k.s.) "Bu yol korkulu bir yoldur, yalnız gitme!" buyurmuştur.
Hadis-i Şerifte;"Her bir hasedcinin hasedi-kıskançlığı amellerini yakar" buyurulmuştur. Diğer bir Hadis-i Şerifin meali de şöyledir; ateşin odunu yakıp yok ettiği gibi, hased de iyi amelleri yakar, yok eder." İstemez misin ki hasedci ve gururlu olmayasın? Öyle ise tarikat ile; kötülenen huyları övülen huylara çevirmek için kolayca tedavide bulunur. Cimrilik kişiye müsaade etmez ki, bir canlı bir insanın malından yesin. Yemekte cimrilik budur. Bir de parada cimrilik vardır, böyle bir insan zekâtını veremez, borcunu eda edemez ve kimseye on para sadaka veremez. Bir de nefsine karşı bahillik (cimrilik) vardır. Böylesi kişi hırslı olur, nefsânî şehvetlerini önleyemez.
Demek ki; bu cimrilik yemekte ve yani yedirmekte olur, parada olur, nefs ve şehvetlerde olur. Bunların iyice anlaşılması için, her biri birer menkıbe ile açıklanacaktır.
Cimriliğin parada nasıl olduğu yukarıda anlatılanlardan anlaşılıyor. Cimriliğin yemekte olmasını anlatan menkıbe şudur: Bir vakit Şah Mahmut, ünlü Ayaz adındaki veziri ile kıyafetlerini değiştirmiş olarak gezerlerken bir dükkânın önüne geldi. Baktılar ki, bir demirci körüğün arkasına geçip ağlıyor; önüne gelince de gülüyor. O zamanın adamları; eski zamanın büyükleri, insanın durumunu başkalarından araştırıp sormazlardı. Büyüklerin şanı gereği, ol durum öyle idi. Başka insanlardan bir insanın durumunu araştırmamalı. Çünkü başkaları, kişinin dostu olabilir, kötülüğünü söylemez; düşmanı olabilir, belki iyiliğini söylemez.
Herkesi kendi durumundan araştırmalıdır. Pir Tahi (k.s.) (Allah (cc.) onun aziz sırrını takdis etsin) çoğu zaman bu menkıbeyi anlatırlardı. Sultan Mahmut bu demircinin ağlayıp güldüğünü anlamak için, Ayaz'a emreder ki; "Ayaz! Bak, dinle, durumunu öğren, bunun sebebini ortaya çıkar" der. Ayaz bu adamı çağırır; durumunu sorarsa da demirci söylememek istediğinden, "söyleyeceksin, yoksa boynunu vurdururum" der. Demirci bakar ki olmayacak, derdini açıklamaya başlayıp der ki; "iki tavuk aldım, eve gönderdim. Pişirmişler, birini de bana göndermişler. Ben tavuğu önüme aldıın, yemeğe başladım. Öte taraftan karşıma bir kedi geçti, ben tavuktan yedikçe kedi bana bakıyordu.
Kedi dile geldi ve "göğsünün temiz etlerini istemiyorum, kanadının uçlarından pis yerlerinden bana da ver, ben de yiyeyim" dedi. Ne kadar yalvardıysa vermedim. Baktım, kedinin gözleri aktı. Gözyaşları iki altın oldu. İyi tarafını sen ye; budundan zayıf yerlerinden bana ver de bu altınları sana vereyim, dedi. Yine vermedim ve yemeğe devam ettim. Baktım gözünün akmasından yere düşen iki altın bir leğen altın oldu; "Allah (c.c.) aşkına en beğenmediğin yerinden bir lokma ver de bu altınların hepsini sana vereyim" dedi. Ben de; "ona ne gerek var, kafana vurur altınları alırım, budu da vermem" dedim. Tavuğu yedim bitirdim. Altınları almaya kalkarken kedi kaçtı. Altınları almaya geldim, baktım altın yok. İşlerime bakmak için, körüğün arkasına geçtim. Oradan baktım ki, altınlar yine yerinde duruyor. Altınları alacağım diye yine geliyorum, sevinirken bakıyorum altınlar kayıp olmuş. Geri dönüp körüğün arkasında ağlıyorum; ağlarken bakıyorum ki, altınlar yerinde duruyor. Altınların yerine gelip gülüyorum; elime bir şey geçmeyip, körüğün arkasına geçip ağlıyorum. İşte benim derdim, halim budur, dedi.
"Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar" derler.
Cimri adamın Cenâb-i Hakk'ın lütfundan mahrum olacağı açıktır.
Cimriliğin insan nefsi ve nefsin şehvetlerine uyması hususunda şu hadiseler meşhurdur:
Büyüklerden birisi seyahat edermiş. Bakmış ki, bir müezzin minarenin altına inip gülüyor, üzerine çıkıp ağlıyor. Sebebini sorar. Müezzin der ki; bir gün ezan okumaya çıktım. Bir beyaz kuş geldi, beni aldı kaptı, götürdü. Bir havuzun başına indi, havuzun kenarında süslü sandalyeler atılmış, birinde çok güzel bir kız oturuyor. Bana; "ben periler şahının kızıyım. Babam vefat etti, ben de kocaya gitmek istedim; arattırdım, kendime seni münasip buldum" dedi. Ben sabredemedim, istedim ki ona yaklaşayım, bana; "sen âdem oğlusun, bir gusül abdesti al, temiz ol, üstünü başını temizle, temiz elbiseler giyin, sonra seninle nikâhlı olalım" dedi. Ben de söylenenleri yaptım geldim.
Yine sabredemeyip elimi boynuna attım, "Yok şimdi sırası değil; babam vefat etmiştir, üç gün yasım vardır, bu üç günü doldurayım, daha sonra nikâh merasimini yerine getirdikten sonra, seninle hayatımızı güzelce birleştiririz" dedi. Ama ben demesini beklemeden, nefsanî şehvetime yenik düşerek, kızın saçlarını elime doladığım gibi, kız "Beyaz kuş!" der demez, beyaz kuş hemen yetişip beni kaldırdı, getirip bu minarenin yine üzerine bıraktı, uçtu gitti. Şimdi ağlayarak aşağıya iniyorum bakıyorum beyaz kuş minarenin üzerinde, gülerek yukarı koşuyorum, bakıyorum ki, gitmiş. Böyle bir dert içinde kaldım, dedi.
Bu makama uygun düşen meşhur bir hikâye daha söyleyeceğiz ki, önceki hikâyeden nefsanî şehvetlere uymaktan gelecek mahrumiyet ve pişmanlık ve bu hikâyeden de nefs ve şehvete karşı gelmekten doğacak olan Cenâb-i Allah'ın (c.c.) ihsanları anlaşılacaktır.
ASHABI KİRAM HİKÂYESİ
Bu hikâye Kur'an-i Kerim'de Kehf Suresi'nde ayrıntılı olarak açıklanmış olduğundan, böyle ayrıntılı hikâyeleri o kitaptan o kitaba nakletmeye ihtiyaç olmayıp; hemen bu mevkie uygun olan yöne ayrıntılarıyla verilip diğer yönleri özetle geçilecektir. Bu Ashab-i KİRAM üç mübarek kişidirler. Bunlar bir yerden geçerlerken bir mağaraya girerler. Yağmurun çok sürmesi sebebiyle bir kaya yuvarlanır, gelip mağaranın ağzına düşer. Bunlar içeride kalıp, Yüce Allah'a (c.c.) sığınmaktan başka çareleri kalmaz. Ne gibi tedbirlere başvuracakları hakkında aralarında danıştıktan sonra yüzlerini zayıfların yardımcısı olan ve Kadir ve Kayyum olan (yani her şeye gücü yeten ve her şey kendisiyle varolan) Yüce ve her noksandan uzak olan Cenâb-ı Allah (c.c.)'a döndürüp, birisi; "Ya Rabbi! Anne ve babasına itaat edenler hakkında Kur'an-i Kerim'inde nice nice müjdeler var. Ben anama, babama eğer senin yüce emrine uygun şekilde itaat emrini yerine getirmiş isem, onun hürmetine bizi buradan kurtarıp selâmete çıkar" diye dua eder. Diğeri; "Ya Rabbi! Falan vakitte bir adamı çalıştırmıştım,parasını birkaç gün sonra almak üzere gitti.
Aradan hayli zaman geçtiği halde gelmedi. Aradım, sordum, yerini haber alamadım. Çaresiz kalarak bendeki parasına bir koyun aldım. Bu hayvan sene geçtikçe çoğalıp, bir iken birkaç sürü davar oldu. Bir gün baktım o adam geldi, "Falan vakit, beni çalıştırmıştın" dedi. "Senin paran bu sürülerdir, al götür kardeşim" dememle yüzüme baktı; "Senindir, senindir. Sen gelmeden sordum, sual ettim. Nerede olduğunu öğrenemedim. Benim hayrıma, senin de yararına hizmet etmek üzere, o parana bir koyun satın aldım. 5-10 sene zarfında bu kadar oldu" dedim. O adam gayet sevinerek, sürülerini çekti. Dua ederek çekip gitti, benim bu yaptığım ve onun duası, bereketi ile bizim imdadımıza sen yetiş" diyerek canı gönülden yüreğinin başı sızlayarak dua ve yakarışta bulunduğunda; birincinin duasında kaya bir miktar hareket etti, bir ışıklık yer açılmıştı. Bu ikincinin duasıyla daha çok açıldı. Üçüncü arkadaşları da; "Ya Rabbi! Komşularımdan bir güzel kadın var idi, buna gönlüm düştü, peşinde çok gezdim. Bir yolunu bulup ona yaklaşamadım. Bir sene kıtlık oldu.
Bu kadın; "çoluk-çocuklarımla kaç gündür aç-susuz kaldık. Çocuklarımın sadece bir nefesleri girip çıkıyor, cesetleri mezar çukuruna, ruhları cebbar olan Allah'ın (c.c.) semtine yaklaştı. Bize bir çuval buğday veriniz" diye acıklı durumunu açınca, fırsattan istifade ile beni kendisine kavuşma haremine alıp güzelliğinin perdesini benim için açarsa bir çuval buğday veririm, dedim. Fakirlik ve düşkünlük kazması ile bağrı ezilmiş olan çaresiz kadın; "benim bana hükmüm geçer. Ben emanetim, emanetin sahibi de kocamdır, ona gelince, o da hasta yatıyor. Gidip danışayım, malın sahibi izin verirse" dedi ve gitti.
Kocasına durumu söyledi. Kocası ise ecelin pençesiyle uğraşıyor; "ben ölüyorum git, senin iraden elindedir" diyerek, kadına mecburiyetten izin vermiş gibi oldu. Kadın bana geldi. İffet örtüsü gayr-i meşru zaruret elbisesi ile yer değiştirmekle, mecburiyetten razı oldu. Belinden tutup bir odaya götürdüm. El uzatacağım vakit, gönlünden Cenâb-ı Allah'ın (c.c.) Rabbani korkusu sel gibi taşan iffet ehli, namuslu kadının vücudunu bir titreme aldı. Şiddetle titremeye başlayınca, "ne için korkuyorsun, burada kimse yoktur" dedim. O ise şöyle dedi: "Ben Allah'ı (c.c.) zikredenlerdenim.
Yüce Allah (c.c.) Alimdir, her şeyi bilir. Biz O'nu görmüyoruz, ama O bizi görüyor. Onun için bana bir korku geldi" demesi üzerine "Ya sen kadınlığınla bunu biliyorsun da, ben erkek olduğum halde bilmeyeyim! Eyvah! Bana yazıklar olsun! Haydi git, bundan sonra benim anam bacım ol" dedim ve iki çuval buğday verip senin lütuf ve keremin ve imdat ve yardımınla kadının yakasından el çekip; o eşsiz güzellikteki kadıncağızı, nefsanî arzularını şehvetlerime sabredip, cömertlik göstererek salıverdim, evine gönderdim. İşte başka iyi bir işim aklıma gelmiyor. Eğer bu hareketim senin nazarında makbuliyet kazanmış ise, onun hürmetine bize yol aç, bir kapı aç; çıkalım." Bu duayı takiben derhal kaya kalkar, kapı tamamen açılır. İşte şehvette cömertlik göstermek de budur.
Şehvetini kıran, namusunu bozmamak hususunda cömertlik gösteren, nefsanî arzularını kıran kimseler, sehavet ve kemal ehlidirler. Irza düşmanlık etmek fırsatı eline geçmiş iken şehvetine hakim olmakta cömert ol! Şehvetlerini kırabilenler as-hab-i kiram gibi böyle nimetlere kavuşurlar ve şehvetlerine uyanlar da musibetlere uğrarlar. Sözün kısası, "Allah" diyen cömert ve tevekkül sahibi olur. Cömertlik hususunda o kadar özen gösteriniz ki; yemek yerken dahi yanınızda bir it, bir kedi olsa önce onlara bir şey verip sonra siz yiyiniz.
Resulullah Efendimiz (s.a.v.) cömertlik için şunu da buyurmuşlardır: "Bir kişinin yemeği iki kişiye, iki kişinin yemeği dört kişiye, dört kişinin yemeği de sekiz kişiye yeterlidir." Çok yemek yiyip de karnını boşuna şişireceğine, kararında yemek ye de karnın şişmesin. Bu tarz cimrilik gibi, tarikata zarar veren hiçbir şey yoktur. Cömertlik insanın kalbini nurlandırır, aydınlatır ve ihlâs ve tevekkül ve teslimiyet nurlarıyla aydınlık kılar. Yüce Allah (c.c), zekât ve fitre vermemizi emretmiş ki; cömertliğin şerefi büyük olduğu için, kulları zekâtı ve fitreyi versinler ki, o büyük şerefe mahzar olsunlar. Yemin kefareti, zihar kefareti, oruç kefareti gibi malî kefaretlerin hepsi de cimriliğin tedavisi içindir. Bir kişi yalan yere yemin etmişse, bunun kefareti (cezası), on adamın karnını doyurmaktır. Şayet yalan yere yemin etmiş isen, on kişinin kamını doyur. Zihar kefareti ise şudur: Bir kişinin annesinin herhangi bir uzvuna kendi eşini benzetmesidir.
Bir kimse hanımına elin anamın eline veya yüzün onun yüzüne, gözlerin-kaşların onun gözlerine-kaşlarına benziyor derse, bunun nikâhı şüpheye, tehlikeye düşer. Şayet bilerek veya bilmeyerek böyle bir benzetmede bulunup nikâhta şüphe meydana gelmişse, on adamın karnını doyur! Yemek yedirmek; orucun, namazın, dinin, imanın, her şeyin kefaretidir. İslâmiyet'te Mevlid-i Şerif okutmak yoktur, bidattir, yani Hazreti Muhammed (s.a.v)'den sonra ortaya çıkmıştır. Ama İslâmiyet'te (Şeriatta), Peygamberimize Salavat-i Şerife okumak vardır. İslâmiyet, Salavat-ı Şerife okumaktır. Bu sebepten Mevlid okuyup okutmayı âdet etmişler ki, bu yolla Peygamberimize (s.a.v.) salavat okusunlar; İslâm'ın bir emrini yerine getirsinler. Ayrıca yemek yedirerek cömertlik mertebesine ersinler. İşte mevlit okutmaktan maksatları budur.
Birkaç Müslüman bir yere toplansalar hayırlı bir iş yapmaları, yani Müslüman kardeşlerine bir şeyler yedirmeleri lâzım gelir. Bu ise günahlarına, türlü eksikliklerine kefaret olur, (yani günahlardan arınma sebebi olur). Cömertlik çok makbul bir şeydir. İşte Salavat-ı Şerife getirmek, bir de yemek yedirmek için Mevlîd okumuş ve okutmuşlardır.
Hazreti Resulullah (s.a.v.) Efendimiz, Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a.) Efendimize; Müslümanlara yemek yedirmek ve fakir ve zayıfları doyurmak için Medine'deki hurma bahçelerini (vakfetmesini) emir buyurmuşlardır. Şimdiki insanlar kapılarını bağlamışlardır, onlara bakma.
Yürek Yakıcı Bir Hikâye
Fakir birisi gelip evin birinden ekmek istedi. Bir kız çocuğu getirip o fakire bir ekmek verdi. Fakir adam, elinde bir ekmekle gelirken, o evin erkeği kendisine rastgeldi. Evin erkeği çok cimri bir adamdı; "acaba, bizim evden mi verdiler?" diye düşünerek, fakire "bu ekmeği sana nereden verdiler?" diye sordu."Gel, sana ekmek veren evi göstereyim" dedi. Baktı kendi evidir, içeri girdi, kızma "kızım fukaraya ekmeği sen mi verdin, hangi elinle verdin" dedi.
Çocuk, "sağ elimle verdim" dedi. Tuttu kızın o elini bileğinden kesti. Kızın gelinlik zamanı yaklaşmıştı, kesik elini gizleyip kimseye göstermediler. Kız gelin oldu, gerdek gecesi güveyi (damat) ile gelin birlikte yemek yemeleri; yani kızın erkeğiyle o gece yemek yemesi Peygamber Efendimizin (s.a.v.) sünnetlerinden olduğundan, düğün gecesi gerdeğe girmeden önce önlerine yemek koydular.
Kız sol eliyle uzandı. Erkeği, "sağ elin ile al" dedi. Kız yine sol elini uzattı. Kocası, "sana ben sağ elini uzat demiyor muyum?" dedi. Bîçare kız şaşırdı ve neye uğradığını bilemedi. Kocası bir taraftan hiddet ediyor, kız ise yemeğe uzanmaya korkuyordu. Bu duruma oldukça sıkıldı, üzüldü. "Muhakkak ki, Allah (c.c.) mahzun olan kalpleri sever" sırrı ortaya çıkıp, kızın o anda kalbine ilham olundu ki, (baban cimridir, ben cömertim, uzat elini) diye şereflendiği bu ilâhî ilhama tam itimat ederek kız sağ elini uzattı. Eli yerine gelmiş olarak lokmayı aldı. (Bu kızın, bu ilâhî ilhama tam bir boyun eğme ve teslimiyetle yemeğe, yok olan elinin varolacağına, eksiksiz kanaat hasıl ederek, sağ elini uzatması meselesi için Cenâb-i Allah'ın (c.c.) Rabbani ilhamlarına bu ne denli bir inanmaktır, yani nasıl bir inançtır dediğinde, Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin halifelerinden olan Keleriç Köylü halifesi Beşir Efendi (k.s.)'nin "Yüce Allah (c.c.) Hazretleri bir adama ilhamda bulunursa, o kişi de bu ilhama inanırsa, o ilham edilen şey meydana gelir" diye buyurduklarından; ben de teberruk için kısma bu hikâyeyi aldım.
Kocası, "sebebi neydi ki, ben razı olmadığım halde birkaç kez sol elini uzattın. Şimdi de sağ elini uzattın" dediğinde kız, müsaade et başıma geleni anlatayım dedi ve bütün her şeyi olduğu gibi anlattı. Ve nihayet kalbine ilham olarak inanıp sağ elini çıkardığını açıklayınca, kocası, "Yüce Allah'a (c.c.) şükürler olsun, sana da bana da birer iltifatta bulundu" dedi. Daha sonra akrabalar davet edildi, gelin el bağlayarak ayakta durdu. Anasının, babasının hizmetini bekledi. Baktı ki, babası sol eliyle yemek yiyor, "Baba, sağ eline ne oldu ki, sol elinle yemek yiyorsun?" dedi. Babası da; "kızım, birdenbire elim kayıp oldu" dediğinde kız hissetti ki, Yüce Allah (c.c.) babasının elini kendisine vermiş. "Elini görsen tanır mısın?" dedi. "Tanırım, parmağının birinin ucunda bir siyahlık var" dedi. Demesiyle kız baktı ki, kendisindeki el babasının elidir.
Fakirler (Allah (c.c.) rızası için) dedi, istedi. (Allah (c.c.}rızası için) demek ne büyük sözdür, onun rızasına çalışana isabet edecek olan ilâhî nimetlerin ne derecede olacağını bu hikâyeden anlamak gerekir. Madem Allah (c.c.) var gam yok. Hazineler de (Allah (c.c.) diyenin olur. Derviş olan rızaya çalışır. Dervişler Allah (c.c.) der, derviş olan cömert olur, ikramkâr olur, evet dervişler ikram sahibi olur ya!
Dervişler hak ile söyleşirler; dervişler kilim giyinir; dünyaya arzuları olmaz. Dervişler yumuşak huylu olurlar. Madem ki Allah'ı (c.c.) çağırıyorsunuz, sonunu düşünmeyin. Sonunu Allah (c.c.) düşünsün. Sonunu o düşünmüş, yapmış, daha senin orada sarhoş gibi takılman boşunadır. Sen ne kadar dünyanın peşine düşsen, dünya o kadar uzağa düşer. Sen ondan kaçtıkça o sana yaklaşır.
Bu da şu hadis-i şerifle sabittir:
"Dünya, kendisini isteyenlerden kaçar, kendisinden kaçanları ise ister. Öyle ise daha niçin yorulmalıdır? Daha niçin rızık konusunda gam çekmelidir? Rızık ne ise, ne kadar çabalasan o kadar yiyebilirsin. Nasibin ne ise odur. Kulların tarafın yüz çevirip onlardan bir şey istemem gerekmez. Rızık meydanda kesin imana sahip olanlar Yüce Allah'tan (c.c.) dahi bir şey istemeye utanırlar, haya ederler.
Hazret-i Musa (Allah'ın (c.c.) salatı, Peygamberimize ve ona olsun) Efendimizden, inanmayanlar mucize istediler. O da çamurdan bir adam yaptı. "Ya Rabbi, benden mucize istiyorlar bunun canını sen ver" dedi. İnanmayanların gözü önünde Yüce Allah (c.c.) o kalıba can verdi. O canlı "Ya Musa, karnım aç" dedi. Hazret-i Musa ona yiyecek getirmeye gitti. Döndüğünde baktı ki vefat etmiş. Cenâb-ı Allah (c.c.) buyurdu ki; "Ya Musa! Kimin rızkını kime yedireceksin, ben onu senin hatırın için yarattım, ezelden yaratmadım. Ezelden yaratmadım ki rızkı olsun" sözün kısası, bu bölümden sen bir gonca derle rızık yanar, kaynar; daha durmaz.
Nakşibendîleri bu Hatm-i Hace'lerinin ne demek olduğunu size anlatayım: Bir gün Hazret-i Resulullah (s.a.v.) Efendimiz Mescid-i Saadetlerinde baktılar ki, bir grup cemaat halka olmuşlar (daire şeklinde oturmuşlar), taş dağıtıp İhlâs-i Şerif duası okuyorlar. Resulullah Efendimiz şöyle buyurmuş: "Ne güzel halka, keşke ümmetine de sünnet olsaydı!" (Yazarın notu: Hazreti Resulullah (s.a.v.) böyle "keşke, nolaydı" mübarek tabirleriyle buyurdukları ne kadar şey varsa onların hepsi de peygamber sünnetlerinin en kuvvetlileri ve en sağlamlarıdır ki; bunları yerine getirmek her insanın kârı değildir. Meselâ.
Hazreti Resulullah (s.a.v.) Efendimizin, Yasin-i Şerif suresinin yüksek kıymeti, meziyeti ve faziletini açıklamak maksadıyla, ümmetimin hepsinin kalbinde Yasin-i Şerifi dinlemek suretiyle büyük bir şerefe mahzar olurlar. Nakşibendîler'in arzuları Gaffar (çok bağışlayıcı olan) Allah (c.c.) elinde şehit olmaktır. Her gece Yasin-i Şerif okumayı âdet edinenlerin de, mertebelerin en yücesi olan şehit mertebesine ulaşacakları HADİS-İ ŞERİF'le sabittir. Resulullah (s.a.v.) Efendimiz, her gece Yasin-i Şerif okumuşlardır. Gece deyince güneşin batmasından itibaren tekrar doğmasına kadar geçen zaman kastedilir. Sabah namazı vakti de geceden sayılmaktadır. Onun için Nakşibendî de herkes bu şerefe ulaşsın diye sabah namazlarından sonra okumayı seçmişlerdir.
Nakşibendî Tarikatının bir esası da Esma-i Hüsna'yı (Cenâb-i Allah'ın (c.c.) güzel isimlerini) okumaktır. Nakşibendîlerin Hatm-i Hace'lerinde Cenâb-ı Allah'ın (c.c.) bin bir güzel isimlerine karşılık bin bir İhlâs-ı Şerif suresi okunur.
Tarikat, kötülenmiş olan ahlâkı (huylan) gidermeye çalışmaktır. Yetmiş dokuz kötülenmiş huylar mukabilinde Nakşibendiler'in Hatm-i Hacelerinde de yetmiş dokuz defa İnşirah Suresi okunur. Çünkü "Elemneşrah" suresinin okunması kötü huyların ilâcı ve tedavisidir.
Tarik (yol), Hazreti Peygember'in (s.a.v.) şefaatini celb etmektir. Buna mukabil olarak da Nakşibendîler'in Hatm-i Hacelerinin başlangıç ve sonlarında yüzer saiavat-i şerife okunur.
Tarik, faniliğin şuurunda olmaktır. "Yer üzerinde bulunan her canlı fanidir, yok olacaktır. Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbi'nin zâtı bakî kalacaktır (Rahman Suresi, âyet 26-27). Bu âyet-i kerimenin sırrını açığı çıkarmaya karşılık olarak, Nakşibendîler'in Hatm-i Hacelerinde Rabıta vardır. Şöyle ki Rabıta yapan şeyhinde; fani olur, yani şeyhin varlığında yok olur. Bu fenayı (fâniliği) bulan da Rabbi'nin vechinden başka daha bir şey göremez. Fena mertebesine eren sâlike (tarikatta giden kişiye) her şey fani ve Cenâb-ı Allah'ın (c.c.) Zâtı bakîdir. Tarik tövbedir, buna mukabil Nakşibendiler'i Hatm-i Hacelerinde başlangıçta 25 istiğfar bulunur.
Tarik muhabbettir (sevgidir). Buna mukabil Nakşibendîler'in Hatm-i Hacelerinde Hatm-i Hacegân duası okunmakla, evliyaların yüce isimleri anılır. "Allah'ın (c.c.) veli kullarını anmak Allah'ın (c.c.) rahmeti ile ananların üzerine inmesidir." Hadis-i Şerif gereğince, velilerin anıldıkları ve sohbetleri yapılan yerlere rahmet iner. Bu rahmet ise bir muhabbet (sevgi) rüzgârı olur. Hatm-i Hace arasında gözünüzü yumun! Açarsanız ilâhî feyizlerden mahrum kalırsınız. Halkayı aralıklı boş bırakın "estağfirullah deyip parmağınızla sayınız ki, fazla ve eksik olmasın. Sonra râbıta-i şerif denilen, her birinize rabıta öğretilmiş olduğu üzere rabıta ediniz.
Bunda kişi kendini nur içinde tasavvur ettiğinden bir huzur bulmak faydası vardır. Bir de şeyhinin yüzünü hayalinde canlandırmak suretiyle rabıtanın da faydası vardır. Rabıta ettiğiniz esnada taş dağıtılır. Hatm-i Haceyi okutan zat tarafından her ilân ve ihtar ediliyorsa avucundaki taştan fazla ve eksik okumamaya dikkat et! (kendi kendine bildiğin gibi okuduktan sonra taş dağıtmanın hikmeti nerede kaldı)
Bütün halkaya taş dağıtılıp bittikten sonra Hatın-i Hace okutanın sağından başlayarak yedi kişiye birer taş daha verilir. Fatiha bitince dağıtıcı gelir, o yedi kişiye birer fatiha taşlarını ellerinden alır. Sonra "salavat-ı şerife" denir. Herkes avucundaki taş ne kadarsa, o kadar salavat-ı şerife okur. Sonra "Elem neşrah leke" sure-i şerifi denir, avucundaki taş kadar okursun. Sonra her İhlâs-ı Şerif ilân edildiğinde avucundaki taş kadar okursun. Zira halkaya dağıtılan taşın toplamı yüz adettir. Hatm-i Haceyi okuyanın önünde de ayrıca on adet taş vardır. Her îhlâs-ı Şerif dendiğinde o an taşlardan bir tane alır, öte yana kor. On taş tamamlandığında hatmeye okutturduğu İhlâs-ı Şerifin sayısı da bin olur. Sol tarafa yedi Fatiha taşı verilirken, bu defa Fatihayı kendi okumaz. İhlâs-ı Şerifin bin bir adet olması için bir defa sadece bir İhlâs-i Şerif okur.
Sonrakiler de yedi Fatiha okurlar. Sonra "salavatı şerife" denildiğinde, herkes avucundaki taş ne kadar ise o miktarda salavatı şerife okurlar. Sonra dua yapılır. Dua esnasında her velinin mübarek ismi anıldığında "Şeyhim bu velilerin her birinden tazeden tazeye bir nur alıp benim kalbime atıyor" diye tasavvur ederek öyle bir bekleyiş içinde olmalıdır. Dua son bulunca Kur'an'dan kısa bir aşr-ı şerif okunur. Aşr-i şerif uzamamalıdır. Pir Tagi (Tahi) (k.s.) (Allah (c.c.) Onun aziz sırrını yüceltsin) Efendimiz Hazretleri çoğunlukla aşr-ı şerifte (vel Asr) Suresini okurlardı. Ya bu sureyi, ya Elem Neşrah suresinin veya iki-üç âyet aşı okunmalıdır.
Hatm-i Hacenin başlangıcından sonuna kadar okunulan şeylerin hepsi aşr-ı şeriftir. Bunun için ayrıca bu aşr-ı şerifi de uzatmaya gerek yoktur. Hatm-i Haceye sevap maksadı ile gelmemeli; böyle gelen yorulur. Bu, tarikatın amelidir. Tarikatın ameli ise terk edilmez, diyerek gelmelidir. Sevap ise onun içindedir. Şeyhlerden biri (k.s.) "Cenneti istemek gerçi Allah (c.c.) ehline haramdır. Ancak Cenâb-i Allah (c.c)'ın cemâlini görmenin yeri Cennettir. Ben de onun için Cenneti isterim" buyurmuştur.
Allah (c.c)'ın cemâli Cennet'ten müşahede edilir. Efendinin rızasını kazanıp elde etmeye bak. Rızasını kazanmadan onun malından, mülkünden eline bir şey geçmiş olsa, faydası ne? Ama rızasını kazanırsan varını-yoğunu sana verir. Kimsenin kalbini kırma. Herkese merhametle muamele etmeye kendini alıştır ki, onların içinde mutlaka veliler de bulunur; sen o velilerin nazarına dokunursun."NAZAR-I EVLİYA KİMYAEST."
Yani, velilerin nazarı kimyadır, tiryaktır. Yok eğer onu-bıınu yabancılayıp dışlayarak incitmeyi huy ve tabiat edinirsen, bir gün olur ki bir veliyyullahın da şüphesiz kalbine dokunursun. Bir velinin kalbine dokunup onu üzmek hareketi senden sadır olduğu gibi; (onlar korunmuş insanlardır, mahzun olmazlar; olurlarsa ancak kırılmış kalplerin sahiplerinden bulundukları için mahzun olurlar ki, Yüce Allah (c.c): "Ben kırılan kalplerle beraberim" buyurmuştur); derhal perişan olursun. Velilerin pençesi, yere çakılı duran bir kamadır (kılıçtır); onun üzerine varıp kendini atma.
Hatm-i Haceye oturduğunuzda halkaya fincanın ağzı gibi değirmi oturmaya dikkat edip, hatme esnasında bir mazeret ortaya çıkmasıyla kalkıp gitmek icap ederse, elinde bulunan taşı yanındakinin avucuna bırakıp gitmelidir.
SOHBETLER (2)1912
Piri Sâmî (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ;
Bu tarik ( yol = tarikat), ahlâk yoludur. Pir Tahi (k.s.) I lazretleri buyurdular ki: Bizim yolumuz (tarikatımız) İŞAR ve INSİBAG'dır, (yani kardeşini ihtiyaç ve menfaatte nefsine tercih etmek ve birbirinin boyasıyla boyanmak, güzel ahlâkını almaktır ) İşarda insibağ ve insibağda işar vardır. İsar'ın lügat manası seçmek demektir. Yüce Nakşibendî tarikatında işar şu demektir: Kardeşlerinin yolunda o derece fedakâr ola; o kadar ikram sahibi ola ki; hatta kardeşinin uğrunda canını dahi esirgemeye.
Kendi nefsinden ziyade kardeşlerine nimet sunar ve iltifat eder. Her cihetten kardeşlerini kendisinden öne çıkara. Hz. Resulullah (s.a.v.) Efendimiz bir gün "Ensar'dan iki eşi (hanımı) olan, bunlardan birisini boşasın, muhacirlerden bir kardeşine versin" diye emren buyurmalarıyla; iki evli olanlar bir hanımını boşadı ve muhacir (Mekke'den Medine'ye hicret eden ) kardeşlerinden biriyle nikahladı. Hz. İsmail (Allah'ın (c.c.) salatı ve selâmı Peygamberimize ve ona olsun) Efendimiz, kendisini kurban etmek hususunda can derdine düşmedi. "Canım Allah'a (c.c.) kurban olsun" deyip bıçağın altına yattı. Babasına "Allah'ın (c.c.) izniyle, beni sabredenlerden bulacaksın" dedi. Muhabbet yolunda canını, evlât ve iyalini, malını-emlâkını eda etmeye muktedir olmaya İŞAR denir. İNSİBAĞ'in lügat manası da bir şeyin boyasıyla boyanmaktır. Mürid olan, önce şeyhinin boyasına; sonra Yüce Allah (c.c.)'nin boyasına boyanınalıdır. O boya ile boyanırsa, asla zail olup silinmez
Döner-dolaşır; nereye gitse onu boyasından tanırlar. Tarikatta suluk eden kimse (SALİK) böylece boyandıkça, her şey de fani olup; "Dünya üzerindeki her şey fanidir. Ancak azamet ve ikram sahibi olan Allah'ın (c.c.) Zâtı bakîdir, kalıcıdır" mealindeki âyet-i kerimenin sırrı kendinde ortaya çıkarak her şey fani, sadece Allah (c.c)'in Zâtı bakî (ebedî) kalır. Çünkü insan kimi çok sever, muhabbet ederse; neyi görse o sevdiğini görür. Ama bu öylesine bir sevmek değil, âşığı olduğunu İsmail (A.S) gibi, Mecnun gibi sevmelidir.
Muhabbet ve aşk nefsin arzusunu yaktı; Mecnun'a Leyla'yı güzel gösterdi. Yoksa Leyla, siyah ve çirkin bir Arap kızı idi. Mecnun'a, "Mecnun, sen büyük bir âlimsin, bu somurtkan görünüşlü kıza neden bu kadar yanıp yakıldın?" dediklerinde: "Leyla'ya siz Mecnun gözüyle bakın" dedi. Muhabbet ve aşk bir adamın içinde olursa MUVAHHİD olur. Muvahhid'in de aslı budur: Nereye baksa Bir'i görür; dağı-taşı görür, Leyla'yı görür. Bunu, başından geçen kişi anlar; başından geçmeyen anlayamaz. Kör olan kişi, renklerin tarifinden ne anlayacak ki? Kalp her neye çok sevgi beslerse, göz onu görür. Haddizatında göz-kulak, duvar deliği gibidir. Zannetme ki o kulak duyar-işitir: kalp işitir, sonra kulak duyar.
Başlangıçta kalp gözü görür, sonra göz görür. Kalp hisseder; sonra el hisseder. Kalp gider; sonra ayak gider. Bu husus, muhabbetin acayip sırlarındandır. Bu muhabbetin sahibi, eşyadan daha başka bir ses, başka bir şada işitir. Başlangıçta gönül gözünün gördüğü gerçeği; daha sonra ise baştaki gözlerimizin gördüğünü; bir mecliste oturan bir adamın, oraya gelip gidenlerden ve cereyan eden sözlerden (bazen) asla haberdar olmadığıyla açıkça ortaya çıkar. Eğer o kişinin kalbi uyanık olsaydı, o meclisteki halleri kafadaki göz ve kulakla görür ve işitirdi. Demek ki kalbi dışarıdaki bir şey ile meşgul olduğundan, baştaki azaları hükümden düşerek duvar deliğinden farkları kalmamıştır.
İnsanda bu sır var ise, çan sesi o muhabbet sahiplerine "Allah! Allah!" diyor, bunu nasıl "Kiliseye gel" diye anlıyorlar? diye düşünür. Hz. Ali (Radiyallahu anhu ve kerremellahu vechehu) Efendimiz, musiki "Canım, canım; Pir Tagi (Tahi) (k.s.) Sultanım" diyor. Herkes, kendi kulağından dinler. (Yazarın notu: Mevlânâ Sâmî Erzincanî (k.s.) Efendimiz Hazretleri'nin bu "musiki" sözlerinden dolayı "musiki dinlemek haramdır, buyuruyorlar da, daha musikiden öyle işittimdi demeleri ne hikmettir?" denilirse; kendilerininki musikiyi kabul ederek dinlemek değil, tesadüfen işitip anlamaktır. Bülbülün sedası âşıklara hoştur, âşık olmayan için sadece "civ-civ" eder. İki adam, bir elinin ateşte (yangında) yandığını görür. Biri "Eyvah yandı!" der; diğeri ise "Ah keşke ben de maşuk yolunda böyle yansam; bunun gibi can versem!" der. Herkes bir sadayı kendi kulağından işitir, kendi gözünden görür.
HİKAYE:
Bir tüccar Hindistan'a tüccarlık için gidiyormuş. Evinden çıkacağı sırada çocuklardan her biri "bana bunu al-şunu al" diyerek birer şey ısmarladılar. Bir papağanı vardı ki, bunları kafesinden seyredip dinlerdi. Papağan başını kaldırdı, "Efendi, efendi! Hindistan'a vardığında ağaçların başında papağanlar vardır. Benden de onlara selâm söyle. Benim de siparişim budur, unutma ha!" dedi. Tüccar çıktı, gitti; döndü-dolaştı. Herkesin siparişlerini aldı. Gelirken ağaçların başında papağanları görünce aklına geldi ve "Ey papağanlar.
benim papağan size selâm söyledi" deyince, kuşların hepsi de aşağı döküldü; öldüler. Tüccar "Eyvah! Ben ne ettim. Keşke bu selâmı bunlara söylemeseydim. Bu kuşlar da ölmeseler idi" dedi. Yoluna devam edip evine döndüğünde, herkesin siparişlerini verirken, papağanı da '"Benim selâmımı ilettin mi?" dedi. Tüccar "Keşke senin o selamını söylemeseydim. Çünkü selâmını işitir işitmez hepsi de ağaçtan düştüler, öldüler" deyince, papağanı ağzını yumup, sesi burnundan gelerek "Ah" dedi; devrildi, kafesin içine cansız serildi, düştü. Tüccar kafesi açıp kuşu aldı; o yana çevirdi, bu yana çevirdi, bacağından çekti... Baktı ki fayda yoktur. Papağanı tuttu, çöplüğe attı. Birkaç dakika sonra papağan sıyrıldı, uçtu ve duvara kondu.
Tüccar hayret içinde bakıp dururken kuş "Efendi, efendi! Bunca yıldır ekmeğini, nimetini yedim, artık gideceğim. Fakat bu işin sırrını sana arz edeyim. Ağacın başındaki papağanlar ne diye sana işaret verdiler, ama sen anlamadın. Sen onlara selâmımı söyleyince anladılar ki ben esirim, bana insanoğlunun kafesinden kurtulmadıkça, kurtuluşun yok demişler ve kıyamete kadar bu esirliği çekesin, diye işaret etmişler" dedi ve "Allah'a (c.c.) ısmarladık" deyip uçtu; çıktı-gitti. Papağanın kulağı böyle, tüccarın kulağı da öyle anlamıştı.
Sakın sanma ki insansın; insan değilsin. Adam olduğunu sanma, bu sırra vakıf olmadan hayvansın. "Onlar hayvanlar gibidir, belki hayvanlardan da daha sapık, yollarını şaşırmışlardır. İşte onlar gafillerin ta kendileridir" (âyet meali).
Eğer sende o kalp, o göz, o kulak yok ise; ilâhî sırlardan gâfıl isen; hayvanlar gibi, belki de hayvanlardan da daha alçaksın. Pir Tagi (Tahi) (k.s.) Hazretleri "Tarikatımız (yolumuz) işar ve insibağ yoludur. Herkesten kendini alçak tut" buyururlardı.
Bir adam tarikatı çok büyük bildiğinden kendinde bir liyakat göremeyip, "tarikata girmeye lâyık değilim" der, tarikata gelip dahil olamaz imiş. Bunu Şah-ı Nakşibend (k.s.) Efendimiz Hazretlerine haber verirler. Şah-ı Nakşibend, bu kişiye gelsin der. Onun elinden tutar, götürür. Mübarek evlerinin üst basamak eşiğine gelince orada duran bir köpeği gösterip, "Bu köpek benim arkadaşımdır, onunla sohbet ederim. Otururum; bununla otururum. Kalkarım; bununla kalkarım. Söyleşirim; bununla söyleşirim" diye ferman buyurmalarıyla, o adam der ki; "Ben kendimi hayvan gibi gördüm. Madem ki bu bir köpek iken sohbet arkadaşındır, ben de sohbetine katılırım. Lütfen beni de, kavuşma (vuslat) nakşının gülsen yoluna kabul buyur" diyerek, bin minnettarlıkla mübarek eteklerini öpüp tarikata girdi.
Bu tarik (yol), muhabbet yoludur, muhabbeten Mevlâ'ya yol gider. Muhabbet her korkunç-dehşetli yerden insanı, göz kamaştırıcı şimşek gibi uçurur. Muhabbet safi nurdur; garaz ve menfaat ateşini söndürür, mahveder. Muhabbet ehli, yârinin peşinde dolaşır; ne için gelip gittiğini bilmez. Kişi Hatme'ye, teveccühe, sohbete gidip gelmeli ama bunlardan bir maksat ve menfaat beklememelidir. Sırf muhabbet sebebi ile gidip gelmelidir. Ne için gidip geldiğini de anlayamamalıdır. "Ben gidip geliyorum ama yine sevap (kazanmak) aklıma geliyor" dersen, o zaman kendini teraziye çek. Bak ki; "Şeyhimin emridir, tarikatımın amelidir" diye mi, yoksa sevap kazanmak kastiyle mi gelmektesin?
Bu da sununla tecrübe edildiğinde hangisi olduğu ortaya çıkar. Meselâ tarikatın amellerinden olan Hatm-i Hace veya "Hatme-i Hace" ve teveccüh ve sabah namazından sonra Yasin-i Şerif ve yatsı namazından sonra Tebareke Suresini okumak veya evvabin namazı kılmak, ikindi namazından sonra Amme Suresi okumak, teheccüt namazı kılmak, misvak kullanmak, beş vakit namazdan sonra onar adet Kelime-i Tevhid okumak... gibi Nakşibendîler'in devamlı yerine getirdikleri şeylerden birini terk etmeyi şeyhi emretmişse; eğer o emri yerine getirmeyi o hayırlı eli ifa etmekten daha yüce tutarsa ve cidden böyle bilirse; maksadının SEVAP kazanmak olmayıp RIZA olduğunu tahakkuk eder.
Muhabbetten insan belâ ve musibeti ne duyar, ne işitir. Hz. İbrahim "Allah'ın (c.c.) salatı Peygamberimize ve kendisine olsun" Efendimize, Nemrud'un ateşinin etkilemediği gibi ineğinin sütünden artırıp muhabbet şevki ile getiren kadına Nuh Tufanının etki edemediği gibi. Bu tarik (yol), hem muhabbet yolu, hem de tevazu ve meskenet yoludur. Tevazu sahibi olmayan muhabbetsiz olur. Eline bir kazanç geçmemesi, muhabbetsizliktendir. Öyle ise o kadar tevazu et ve kendini itten aşağı tut ki, Cenâb-i Allah'ın (c.c.) "Şüphesiz Biz, Ademoğlunu yücelttik" mealindeki ulu âyeti senin üzerine de okunmuş olsun. Eğer kendini itten üstün tutup ondan iyi bilirsen; mükerrem "yüceltilmiş, değerli" değilsin ve köpekten de aşağısın. "Kim tevazu sahibi olursa, Allah (c.c.) onu yüceltir. Kim de gururlu olursa; Allah onu alçaltır" manasındaki hadis-i şerifle sabit olur ki, "Biz, ademoğlunu yücelttik" mealindeki âyet-i kerimenin kapsamına tevazu ehli olanlar ve alçak gönüller dahil olur.
Ululanıp, gururlananlar dahil olmaz. Kibriyalık, yüce büyük Yaratıcı "Hâlık Teâlâ" Hazretlerinin sıfatı olup, büyüklük O'na mahsustur. Sen bir damla meniden yaratılmışsın. Neyine büyüklenip, gururlanıyorsun? Başın ağrısa ne yapacağını şaşırırsın, tedavisinden acizsin. Her şey muhabbet ile bulunur. Muhabbet ile yâre ulaşmak kolaylaşır. Tek bir şeyi sev de; o da ne olursa olsun. Bir ile bir bulunur; ikilikte bir bulunmaz. Bizim Pir Tahi (k.s.) Hazretleri çoğu zaman ferman buyururlardı ki; "Biri sev de, isterse o bir tezek olsun." AUah-u (c.c.) Teâlâ'yı "Göremez misin o kişiyi ki, kendi nevasını -nefsinin arzularını- kendine ilâh olarak alır" buyuruyor.
Onu görür, ona sarılır; sarılır... sarılır... Sonunda bir kâmil mürşidin temiz eteğinden tutar, temizlenir. Muhabbet vasıtasıyla o Kâmil Pir'in uğrunda, her cihetten fedakâr olarak yoluna baş kor; vefalı bir yâr olur. Hizmetine dayanır, hâli ile hâllenir, boyasına boyanır. İşte buna İŞAR ve İNSİBAĞ denir. İşte bu, Allah (c.c)'ın boyasıdır. Allah (c.c)'ın boyasından daha güzel kimin boyası "SİBGA" var? Bizler de O'na teslimiyetle kulluk edenlerdeniz" (Bakara Suresi 138).
Bundan daha güzel boya var mıdır ki, adam ona boyansın? Kişi ne mümkündür ki, kötülenmiş ahlâklardan kurtulsun. Ne vakit ki, SİBĞATALLAH (Allah (c.c.)'ın boyası) hükmünü giyer; o zaman yıkanır, temiz olur.
Beyit:
Ki her kim çizmede bize;
Gerek kim dünyadan beze
(Yari, kim ki bize yönelirse, onun dünyadan bezmesi gerekir). Bı. ince manalı beytin açık işareti şudur ki; mürid, şeyhinin iradesinde fâni (yok olup, dünya sevgisini tamamen terk etmelidir. Buna muvaffak olan salik muhabbet ateşiyle Allah'tan (c.c.) başka her şeyi yakar. Ateşi nura çevrilerek; geçici dünya makamları yerine Yüce Allah (c.c.) ona hidâyet verir.
Tecelli ve şuhudun çeşitleri vardır. Cenâb-ı Allah (c.c.) bunların bütünüyle beraber sonuçsuz kazançları, Pirler'in yüce eşiklerine kuvvetli bir teslimiyetle yönelip, canından ve dünyadan bezen saliklere ve müridlere ihsan eder. Muhabbette nar (ateş) da vardır; nur da vardır.
"...NARUN, NURUN ALANUR, YEHDİLLAHU Lİ NURİHİ..." (Nur Suresi, âyet 35) "
"(Bu öyle bir ağaçtır ki; yağı, neredeyse kendine ateş deymese de ışık verir. Bu nur üstüne nurdur. Allah (c.c.) Nur'una dileğini hidâyet eder.
Bu hidâyet saçan ilâhî fermandan anlaşılıyor ki, âşık kişi ateşte yanmadıktan sonra hidâyet nuruna ermek ona müyesser olmaz." Muhammediye'nin müellifi olan merhum Yazıcıoğlu Muhammed Efendi şöyle buyurur: Fenafırresul, (yani Hz. Resulullah'ta fâni olmuş isen), Fenairresul olana hem nar (ateş) var, hem nur var. Yüce Yaratan kendi nurunu, aşk ateşiyle yananlara verir. Aşka giriftar ol ki, gönlün virane olsun. Kalbin o kadar mahzun, o kadar kırık olsun ki, Ebed Sultanı'nın teşrifine engel olacak gıll-uğış'tan (düşmanlık, kin ve hilelerden) hiç bir şey bulunmayarak, pak ve temiz olsun öyle kalplerde kurulmuş LA-MEKAN tahtında azamet ve ceiâliyle bulundukları hakkında "Ben kırık kalplerin yanındayım" buyurmuştur. Öyle bir çalış ki; kendin harap, vücudun viran olsun.
Harabat ehline hor bakma şahım,
Defineye mâlik viraneler var.
Öyle virane kazan ki, hiçbir cevher onun tozunun değerinde olmasın. (Yazarın notu: Hediyelik eşya satanların gemisi gibi, kalp gemini hur gilman (cennet huriler ve hizmetçiler) gibi yaratılmışlardan sayılan şeylerle doldurma. Bunlar da nefsin haz duyduğu şeylerdir. Bunlarla kalp mamur olmaz.
Bir şah konmaz saraya; hane ma'mur olmadan ) Şeyh Ebu İzzet Maribin (k.s.) "Kırk senedir Hur-u Gilmanı bana gösterirler. Vallahi, vallahi, vallahi gözümün ucuyla dahi bakmadım. Huriler amelimin (yaptıklarımın) nasibidir; ama Yüce Yaratan Hazretleri benim nasibimdir" buyurmuş. Dünyayı kötülerler, dünyayı kötüleme! Dünya gayet mübarektir, kutludur. Hadis-i Şerifte, "Dünya leştir, onu isteyenler de ancak köpeklerdir" buyurulmuşsa da, bu hüküm asıl maksudu (istenmesi gerekeni) bilmeyip sadece nefsanî hazlardan kaynaklanan arzular ile dünyaya sarılıp aşkla, muhabbetle dünyayı isteyenler hakkındadır.
Kötülenmeye müstahak olan dünya değil; kötülenmeye müstahak olan sensin. İnsanın kendisi kötülenmeye müstahaktır. Dünyayı görmezsen o zaman yiğitsin. Yüce Allah (c.c.) "Daği-bağı görmeyin; yeri-göğü, taşı-ağacı görmeyin. Onlardan beni görün" buyurmuştur. İki gönüllü olmayın, bir gönüllü olunuz. Kâinattaki cüzlerin (eşyanın) her biri Cenâb-ı Allah'ın (c.c.) birer aynasıdır. Onlara baka baka tecelli-i ilâhî (Allah'ın (c.c.) kudret ve sırlarının insan ve eşyada görülmesi) ortaya çıkar.
Rahman olan Allah'ın (c.c.) indirdiği Kur'an-i Kerim'de, (Rum Suresi 20'de) (meâlen) şöyle buyuruluyor; "Sizi topraktan yaratması, O'nun âyetlerindendir (delillerindendir). Sonra siz her tarafa yayılan birer insan oluverdiniz. İçinizden, kendileriyle huzura kavuşacağınız eşler yaratıp, aranızda muhabbet ve rahmet meydana getirmesi de, O'nun âyetlerindendir. Doğrusu bunda iyi düşünen bir kavim için dersler vardır. Onun âyetlerinden biri de, gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olmasıdır. Muhakkak ki, bunlarda bilenler için dersler vardır. Geceleyin uyumanız, gündüzün Allah'ın (c.c.) lütfundan rızık aramanız da, O'nun âyetlerindendir. Gerçekten bunda, işiten bir kavim için ibretler vardır. Size korku ve ümit veren şimşeği göstermesi, gökten su indirip, ölümünden sonra yeri onunla diriltmesi O'nun varlığının âyetlerindendir (delillerindendir). Doğrusu bunda, aklını kullanan bir kavim için dersler vardır. Göğün ve yerin O'nun emriyle durması da O'nun âyetlerindendir. Sonra sizi topraktan (kabirlerinizden) bir çağırdı mı, hemen çıkıverirsiniz (diriliverirsiniz). Göklerde ve yerde olanların hepsi O'nundur. Hepsi de O'na boyun eğmişlerdir" (Rum Suresi, âyet: 20-26)Bu âyet-i kerimeler ve devamı olan âyetlerde, ayrıca benzeri olan âyetlerde dünyanın bir ebedî saadet sermayesi olduğu nazarı dikkatten uzak tutulmalıdır.
Konduğun bu nimetlerin sebebi, dünya değil mi?
Nice var bir şeref, sebebi hep dünya değil mi?
Her şeyden önce düşün ki, iki cihan Sultanı 'nın ümmetisin
Gece-gündüz secdene sebep olan, dünya değil mi?
Kusuru kendinde bul, dünyayı kötüleyip sövme.
İmam-ı Azam ile Şah-ı Nakşibend ve Sami'yi,
Bize ana-babamızdan daha şefkatli kılan, dünya değil mi?
Kişi. Hz. Peygamberin sandukasına hürmet etmez mi?
Peygamberle, evliyalar ile dopdolu olan, dünya değil mi?
Bu handa Allah'la (c.c.) beraberlik tahtının Hünkârı yatmakta.
Kutuplar kutbuna Rabbimizin verdiği nimet, dünya değil mi?
Niçin "zalim felek" diye figân eyleyip ağlarsın?
Seni yokluk karanlığında merhametle attı dünyaya
Yaratanın güzelliğine bir muhatap, dünya değil mi?
Mevlânâ Sami'nin yüce kapısına,
seni bende (kul) kılan dünya değil mi?
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ;
Şah-ı Nakşibend (k.s.) Hazretleri, Melik Hüseyin'in "Sizin tarikatınızda çile (yani kırk gün insanlardan uzak ibadet, zikr, tefekkür ile çilehanede kalmak) var mı?" diye sorduğu soruya; "bizim tarikatımız sohbettir" buyurmuştur. Yani, bizim yolumuz sohbet yoludur demektir. Pir Tahi (k.s.) Hazretleri "iki arkadaş olsak da; o söylese ben dinlesem; ben söylesem o dinlese" buyurdu. Yara depreşmezse sızlamaz. Velilik, emek karşılığı değildir. Çok amel işlemekle, çok riyazet etmekle (aç kalıp az yemekle), çok ağlamakla velilik elde edilmez.
Sadece iyi amel işlemek Cennet'i gerekli kılmadığı gibi, emek de veliliğin (velayet) gerektiricisi olmaz. Velayet (velilik makamı), tamamen Cenâb-ı Hakk'ın bir vergisidir. Kimi dilerse, ona ihsan eder. Ama genelde çalışanlara, amel edenlere verir; elbette yatanlara değil. Bunun için sen de sızlanır; çalışıp-gayret edip candan ağlayıp sızlarsan "Bizim yolumuzda cihad edenleri mutlaka yollarımıza hidâyet ederiz. Muhakkak ki Allah (c.c.) muhsinlerle beraberdir", "Şüphesiz insana çalıştığından başka bir şey yoktur ve çalıştığının karşılığını da mutlaka görecektir" mealindeki âyet-i kerimelerde, çalışma ve gayrette bulunmanın boşa geçmeyeceği insana müjde veren var.
Hiç değilse, çalışmanın mükâfatsız kalmayacağına şek ve şüphe yoktur. Burada oturuyorsan gafil oturma! Gönlünü ya Râbıta'ya ver, ya Huzur'a ver! Yüce Allah (c.c.) Hazretleri seni çoban etmiş iken; bey olasın, diye zorlanma. Ne ise odur. Sen Allah (c.c.)'ı kazanmaya bak. Yüce Allah (c.c.) Kur'an'ında buyurmuş: "O gün ki ne mal, ne evlâtlar fayda vermez. Ancak Allah (c.c.)'a (selim) bir kalp ile gelenler müstesna" (Şuara Suresi 88). Yani, "Ne hamamın-taşın lâzım; ne de oğlun-kızın lâzım. Ne iyal (aile-eş), ne de malını isterim. Benim yerimi (yani kalbi) hile ve desise ile kirletmeksizin bana getirdin mi? Bunu isterim" buyuruyor.
Bu tarikata girmişseniz, bunu sağlam tutun! Sağlam (muhkem) tutun! Oldukça sağlam tutun! Namaz kılmamakla insan kâfir olmaz. Ama namazı kim kılmaz? "Kim bilerek namaz kılmazsa açıkça küfürdedir" hadis-i şerifinde, namazı inkâr ederek terk eyleyenin kâfir olacağına delâlet vardır. Sâdık olun (doğru olun, doğru yapın). Tam manasıyla sâdık olun ki sıddıklar zümresinde haşrolasınız.
SOHBETLER (3)1903
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ:
Tarikat vııslat'tır; yani Hâlık Teâlâ'ya (Yüce Yaratana) giden yoldur. Mürid, Yüce Yaratanı çağıra çağıra (dua ede ede) manevî kavuşma (vuslat) meydana gelir. Bir yolcu yürüye yürüye istediği yere gider. Adamlarını ata ata, diyelim ki Erzurum'a ulaşır. Sevgiyle, adımlarını şevkle ata ata ulaşır. Muhabbetsiz olursa gönülsüz, yavaş yürür. Tarikat salikinin yolu cezbe ve muhabbet yoludur ki, onunla uçarak yetişir. Cezbe ve muhabbet aşka dönüşürse, âşıkların bir "alırlarına tahammül edemez. Aşk, kalben olur. Muhabbet ehli ah ederse Arş yıkılır. Kalbin yıkılması mahzunluktur, Yüce Allah (cc.) o kalbin çarçabuk tamirine bakar ki; "Ben kırılan kalplerle beraberim" ilâhî fermanının hikmet kokan mealinden; kırılmış kalplere Allah'ın (cc.) yardım ve gayretinin zuhur ve tecelli etmesiyle; salikin arzusunun nişangâhından (nişan yeri), kahır kılıcını, kötülük isteyen garazkârların hedefine çabuk isabet ettirerek; onları yıkılmış ve perişan edeceği, kusur bulmaya gerek kalmaksızın, çok açık bir surette ortaya çıkar.
Demezler mi "gönlüm yıkıldı." Gönül bir şişedir, tez kırılır. Karşısındaki bir hata, bir faziletsizlik de etmiş olsa. gönle dokunma! İyilikte emretmek ve kötülükten sakındırmak: Yani, sen şöyle hareket et, yahut şu harekette bulunma diye tavırlarında cürüm (günah) gördüğün kardeşlerine, vakıa Kuran hükümlerinden aklının erdiğine bir şeyler söylemek sana ve herkese farz ise de; o Kur'an hükümlerinden yerine getirmen farz olan birisi de "Onlar ki. boş bir şeye rastladıklarında vakar ile oradan geçip giderler" (Furkan Suresi, âyet 72) âyet-i kerimesindeki Yüce Allah'ın (cc.) emrini dinleyip ona uymaktır. Bu âyetin başından itibaren hikmetli manası "şunlar ki yalancı şahitlik etmezler; yahut müşrik ve kâfirlerin bayramlarında ve oyun mahallelerinde hazır olmazlar. Şayet boş ve bâtıl bir şeylerine uğrarlarsa onlardan yüz çevirip nefislerini onlardan tenzih ederek geçerler" demektir. Sen de böyle hallerle tesadüfen de olsa asla ilişkili olma! Kerim olarak (vakarla) oradan geç, yoluna devam et. Fakat sözünü tutup nasihat dinleyeceğine güvendiğin insanlara ilâhî hükümleri bildirmekten geri durma. Karşıdaki uyanmaya müsait olmayıp, nasihatlerin onun küfür ve inadını arttırmaya sebep olacaksa; sen sadece Cenâb-ı Hakk'a onun ıslah olması için yalvar; onun kurtuluş çaresini Yüce Yaratan'dan dile.
Daima kardeşlerine yalvararak. ilâhî hükümleri tebliğde bulun. O kadar yumuşak söyle ki, başına bir kuş konmuş ağaç budağı gibi ol. Kardeşine öğüt ve nasihat ederken asla hiddet ve şiddet göstermediğin gibi, ayrıca vücudunda zerre kadar kımıldanmak şaibesi dahi hissolunmasın. Adeta bir kuru ağaç gibi olasın.
Bizim Piri Tahi (k.s.) buyurdular ki; "Şeyhler tebliğcidirler. Adeta cansızmışçasına Allah'ın hükümlerini tebliğ ederler. Başlarına konan kuşu ürkütmezler." (Yazarın notu: Burada benim hakir ve yazmaktan aciz kalan kalemimin, izah ve tercümede oldukça yetersiz kaldığı ince bir mana vardır. Hayret verici düğümün çözülmesine gerçi yeterli görülmezse de, o düğümü çözmekteki uğraşmak aşkı, fiili hataları perde çeker ümidiyle, şunu tatlılıkla anlatmak isterim; Büyük Meşayih Hazretleri -Allah (c.c.) onların sırlarını kudsi kılsın kendilerinin temiz nefeslerinden teberrüklenmek (uğur almak) için etraflarını saran her mümin ve muvahhidi (Allah'a (c.c.) şirk koşmayıp, bir bileni); dağlar kadar olan günahları ile beraber güvenli, bahtiyar huzurlarına, gayet hoş karşılayarak ala gelmişlerdir).
Şeyhler tebliğci oldukları için, daima insanlara lütuf ve tatlılıkla ve yumuşak sözle; yani mülayemet ve letafetle Allah (c.c.)'in hükümlerini tebliğ ederler. Yumuşak söz insanı çeker. Karşıdaki ne kadar inatçı bir adam da olsa, latiften letafet cezbeder. Ne kadar insafsız olsa, insaflı hale gelir. Hakkı teslim eder. İnsanın damarına basmamalı; damarına bastıkça dikleşir. Ruhun haz edeceği ile sözü idare edip, nefsi kabartacak harekete başvurmaktan kaçınmak en gerekli şeydir. Alışkanlık kazandığı nefsanî zevk ve lezzetlere sed çekip; birdenbire kişiye yokuşu göstermemelidir. Zira, Haç'a ve kiliseye söven Allah'ın (c.c.) ve caminin kıymetini; Haç'a buğzeden şeriatın kadrini bilmez. (Yazarın notu: Namusun kadrini bilenler ve namusu olanlar, edep ve terbiye gereğince namus aleyhinde lakırdı söylemezler ve bu gibi sözleri söylemek ve dilemekten haya ederler).
Piri Tahi (k.s.) buyururlardı ki: Yumuşak, sözlü olmakta parlak sırlar ve gizli hikmetler vardır. Cenâb-i Allah (c.c), Hz. Musa ve kardeşi Hz. Harun'u (Allah'ın (c.c.) salatı Peygamberimize ve ikisine olsun) Firavun'un üzerine gönderdiği vakit onlara "Firavuna gidin. Çünkü o, iyice azdı.
Ona tatlı dille konuşun. Belki o, aklını başına alır veya korkar" diye ferman buyurdu. Yani kavl-i leyin ile; tatlı söz ile muamele ve fikir alışverişinde bulunmalarına, ilâhî emir şerifle sadır oldu. Tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır. Tatlı sözden insan aşk ve muhabbet alır. Aşk ve muhabbetle gönül yapılır. Yüce Allah viran kalplerin çarçabuk tamirine bakar; bırakmaz ki kalbi kırılsın, derhal yapar. Hemen ondan bir ışıkhk (bir nur) meydana gelir.
Peygamberimizin (s.a.v.) Yüce Miracı'nın hikâyesinde Hz. Cebrail (a.s) ilâhî emirle Miraç gecesinde Sidre-i Münteha'ya eriştikleri zaman, orası Cebrail (a.s.)'in durağı olduğundan "Ya Resulullah! Benim hareket edebileceğim son nokta işte buraya kadardır. Bundan öte daha bir adım atamam. Eğer atsam, baştan ayağa yanarım ey Ulu!" dediğinde, Efendimizin (s.a.v.) coşup taşan sonsuz aşk ve muhabbetlerinden, mübarek temiz sinelerinde yanmak korkusu ve onu ileriye götürecek Peygamberlik iz'anı saikası dahi zail olmuştu. Zira iz'an alâmeti o anda mevcut olsaydı, ateşten canını korumak tabiî bulunurdu. Aklın icabı budur ki, insanın helak edecek şeylere gitmesini bırakmaz. Fakat muhabbet sevdası daha ileride... Bırakmaz ki "ne olur ne olmaz" diye düşünsün. Hazret-i Resulullah (s.a.v.) Efendimizin de Mahbubu'na (sevdiğine) yetişmekte artık hiçbir korku mübarek gözlerine gözükmeyerek, maşuk'un yolunda canlarını kayıramadılar. O zaman "Ey kardeşim Cebrail! Yanarsam yanayım" deyip, aşk ve muhabbete gark olmuş mübarek vücutlarını ileriye atar atmaz, derhal Aşıkı Maşuka lâyık gören Cenâb-ı Erhamiir Rahimin bir melek yaratarak "Ya melek! Hz. Muhammed (s.a.v.)Mn sabrı tükendi, tut elinden!" buyurdu.
Vâsıl olan bilir. Kavuşan bunu vasfedemez, anlatamaz. Ulu'dan haber gelmez. Mübarek elini dizine vurup hitabı gelmezdi. Soğuklukla (soğukça) çağırma! Aşkla, ateşle çağır ki, ışığın etrafında dönen kelebek meşrebinde olasın. Bülbül meşrepli olanlar için Şeyh Sadi (k.s.) Hazretleri:
Bu aşk ve muhabbet kıtasının bestesiyle, ışık etrafında dönmeyi seven gece kelebeği gibi olmaya çalışmalarını teşvik etmiş ve isteklendirmiştir. Şah-i Nakşibend (k.s.) Hazretleri pervanevî meşreb imiş. Yanar, sesi çıkmaz. Diğer tarikatlar bülbüli meşrebtirler. Döner-sallanır; ona da sığdıramaz, çevrilirfırlar; ona da sığdıramaz (yani onunla da rahat etmez) çalar-çağırır. Gül yanında daha niye çağırıyorsun? Hazırı gaib gibi çağırma, gül hazırdır.
"Nahnu akrebu " sırrını basta farkeyleyip;
Hazır, gâib gibi yad eyleme. "
(Yani "Biz ona şah damarından daha yakınız sırrını başta anlayıp hazır olanı gâib miş gibi anma).
"Biz ona -insana- şah damarından daha yakınız" (Kaf Suresi: âyet 16) âyet-i kelimesiyle Yüce Yaratıcı, insana gözünün damarından daha yakın olduğunu ferman buyuruyor.
Kavuşma yolunun biri de RÂBITA'dır. Rabıta, kalbi temizlemek için bir keskin kılıçtır. Şah-i Nakşibend (k.s.) bu Râbıta'yı nefse bir tuzak olarak kurmuştur. İnsanın kalbine nefs ve şeytanın vesvesesini koymaz, engeller. Allah'tan (c.c.) gayri varlıkların pisliklerinin kalbe girmesine yol bırakmaz, keser atar. Dostun dostu, dosta dosttur. Dost Allah'tır (c.c.) Velilere dost olanın da dostu Yüce ve her kusurdan beri olan Allah (c.c.)'tır.
Râbıta'ya bağlanmak, Yüce Yaratan'a bağlanmaktır. Müridin gönlü rabıtayla huzura kavuşur. Çok değil, yedi sekiz dakika rabıtayla huzura kavuş; bayılacaksın. Kendi nefsinden geçmenin aziz nisbeti sana gelir. Böyle temkinlik rabıta yapanlardan, "kendinden geçme" aziz nisbeti kendisine on beş dakikada zuhur eden çok nadirdir. Bindebir adamda, bu kabil rabıta on beş dakika devam eder. Eğer az gafil ise on dakikada ve kabiliyeti ziyade olanlarda da yedi-sekiz dakikada, hatta beş dakika içinde bu kutlu nisbet meydana gelir; bayılır kendinden geçer. Bayılınca, kavuşmuş olur. O zaman yüce bir meslek ve huy sahibi veli, müridin kalbinde bulunur; oradaki putları bütünüyle kırar. Bir tecrübe için, kilimin nakşına gözünü kıpırdatnıaksızın bak, kendinden geçersin. Rabıta, İskender aynasıdır. Rabıtada o ayna, kalp mülkünü sana açar. Bu İskender aynasının ne olduğunu elbette hatıra gelir. Bunu ise hikâyesinden anlamak mümkün olur.
HİKAYE:
İskender askerini çekip Dara'nın mülkünü fethetmeye yürüdü. Orada sadece, bir boğazdan geçen tek bir yol vardı. Bu boğaz dışında Dara mülküne yanaşılmaz idi. O boğazın üzerinde, boğaza hakim bir noktaya bir ejderha koymuşlar. Oradan geçmek isteyen askerler o ejderhayı gördükleri gibi, güle güle yürekleri yarılır, çatlarlardı. İskender, ne kadar bilginleri varsa onları, vezirleri ve vekilleriyle birlikte topladı. "Bunun çaresi ne ise bulunuz" dedi. Bilginleri müzakere ve mütalâalarını yaptıktan sonra dediler ki; "Madem ki bu ejderhanın karşısına her geçen gülüp çatlıyor. Öyle ise yapılması gereken şudur; kendisinin görüntüsü ona gösterildiğinde kendi de yok olur" dediler. Bunun üzerine büyük bu ayna yapılıp, gerekli tedbirlerle aynayı yukarı çıkarıp ejderhanın karşısına diktiler. Ejderha ne zaman ki, karşısındaki aynanın içinde kendisini gördü, derhal patladı; parça parça olup, darmadağın oldu. İskender askerine; "İleri arş!" komutu verdi. Dara'nın ülkesine girip sonra da orayı fethetti.
Kalbin iki kapısı vardır; Birisi, insanın iki omuzu arasındadır. Orada şeytan oturur ve kalbe vesvese verir, insanı kötü ahlâka uğratır. Yukarıda, birinci sohbet'in 5. sayfasında anlatıldığı üzere, yetmiş dokuz kötülenmiş huylara karşılık yetmiş dokuz övülmüş huylar vardır. Nakşibendiler'in bu Hatm-i Hace'lerinde okunan yetmiş dokuz adet İNŞİRAH (ELEM NEŞRAH LEKE) Suresi de bu kötü ahlâkı, iyi ahlâka çevirmek içindir. Ne var ki, sen dersen ki "Ben kendi kendime de yetmiş dokuz Elem Neşrah Suresi okurum"; elbette okursun faydası da olursa da, deniz yanında damla nisbetinde fayda görürsün. Zira "cemaatte rahmet var" buyrulmuştur. Cemaatten birinin ricası, duası kabul olunursa; hepsinin birden kabul olunur. Cemaatte namaz kılmak da bu hikmete binaendir.
İki omuzun arasında hadis-i şerife uygun olarak; ayın on beşinden yirmi birine kadar tek günlerinde, yani on beş, on yedi, on dokuz ve yirmi birinci günlerinde, yani bir-iki gün evvel eşiyle cinsî münasebetten kaçınarak kan aldırıldığı gün de tuzlu yememek ve yoğurt-süt almamak ve çok su içmemek gibi âdabına uyarak kan aldırılırsa, şeytanın vesvese yollarını zayıf ve güçsüz düşürür. Şayet bu âdaba uyulmadan kan aldırılıyorsa.devası bulunmaz derde düşer. Görünüşte bir derdin gözükmezse de, olur ki bâtınen (iç âleminde) bir hastalığa düşersin. Herhalde, her işte Hz. MuhammedMn (s.a.v.) sünnetlerine yerli yerince uymak elzemdir. Sünnetlere oldukça uymanın neticesi ebedî saadetini gerektiren bir yardımcı olur.
Dedik ki, kalbin iki kapısı var birisi iki omuzun arasındadır; orada şeytan oturur. Oradan kalbe vesvese verir. Onun ilâcı HATME-İ HACE'ye devam etmek ve Peygamberimizin sünneti ve âdabına uygun olarak iki omuz arasından kan aldırmak ve teveccühe bağlı olmaktır.
(Yazar notu: Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri'nin Halifelerinden Refahiye'li Hasan Efendi Piri Sâmî (k.s.) Hz.'lerinin emriyle ettikleri bir sohbetlerinde buyurdular ki: "Hazreti Musa (a.s.) Efendimizin kavminden bir topluluk dağ başında bir mağarada yetmiş seneden beri ibadet ederlerdi. Bu hikâye bilinen bir hikâyedir. Musa aleyhisselâm'a ilâhî kattan bir nida geldi ki: Benim bir Habibim vardır. Ahir zaman gelecektir. O'nun ümmetine haftada iki mübarek gün vermişim. Biri cuma, diğeri pazartesidir. O günlerde, onun ümmeti bana yönelirler. Ve kılacakları iki rekât namaz, senin bu kavminin bu yetmiş seneden beri ettikleri ibadetlerinde üstündür, buyurdu. Kardeş! Bize bu mertebe Cenâb-i Allah (c.c.) tarafından hediye edilmiş. Haftanın bu iki gününün kıymetini bilip kaybetmeyin. Teveccühte devam edip, elinizden kaçırmayın. Teveccühün sebebi budur: Tarikat Pirlerimiz olan Efendilerimiz (Allah (c.c.) sırlarını yüceltsin)
Hazretleri, sırf kemâl mertebesinde olan şefkatlerinden dolayı, bu iki günün meziyetlerinin kayıp olmaması için yüce tarikatın amelleri arasına teveccühü de koymuşlardır. Zira teveccühte kâmil mürşit, vakitli bir halinde iki omzunun arasına bir lütuf tokadı vurur ise, imanın kat kat olup yükseldi demektir. Çünkü şeytanın oradaki toplanma yerini yıkıp harap etmiş olur; daha kalbine vesvese verecek kimse kalmaz. İmanın sağlama çıkar. Hazreti Resulııllah (s.a.v.) Efendimiz de, Hazreti Ömer-ül Faruk (r.a.) Efendimizin sırtına mübarek elleriyle üç defa vurmuşlar ve "İmanın tamam oldu Ya Ömer!" buyurmuşlardır. Senin Peygamberinin tertemiz şeriatının her noktasında böyle nice hikmetler vardır. İnsan bir İslâmî emri dinleyip işitince; hemen onunla amel etmelidir. "Bu ne içindir" diye sormamalı, (kan aldırmak, özel günlerde tırnak kesmek ve banyo yapmak ve elbise biçtirmek gibi).
Kurtuluşa sevk eder insanı sünnet
Vücut gemisinin canıdır sünnet
Kişiyi şeytana kaptırmaz asla
Allah (c.c.) katından verir imanı sünnet
Nefsi aç kor isen şeytan beğenmez
Delinmiş gösterir, bir yanı sünnet
Yemeğini sünnete uygun olarak ye
Bu İslâm dininin dermanı sünnet
Eğer sen ehli sünnet vel cemaat
İsen etmelisin her yanı sünnet
Sakal, sarık, bıyık, misvak ve tırnak
Tepe-tırnak tenin koruyucusu sünnet
Ayıkırı işte bulunma; kaderin zirvesinde,
Temiz kişi ancak eder meydanı sünnet
Sözde, yeme, içmede; giyimde ve uykuda
Güzellik âlemlerinin güzelleridir sünnet
Alım-satım, muhabbet, tyş-i işret (yeme-içme)
Semasının parlak ayıdır sünnet
Görmez misin sünnet, her farz ile var
Bütün farzların delilidir sünnet
Hakk 'in Evi ni tavafa hiç girilmez
Delilsiz; ol yolun sultanı sünnet
Şayet sünnet üzere okur isen, Sana
şefaatçi kılar Kur 'an 'ı sünnet
Muhakkak aşk kilidinin anahtarıdır
Ya Bâkî'nin Mahbub 'unun fermanı sünnet
Cemâle ermek boş sözdür, yoksa sünnet
Bu cevher dağlarının kaynağı sünnet
Ne iş kılar isen sünnelsiz olmaz
Fakirlerin sen'et-u samanı sünnet
İki âlemde bey etmiş, sultan etmiş
Bütün Nakşibendi/eri, Pirleri sünnet
Eğer Pir Hafız-i Nakşiye baksa.
Olur iz 'anı hep. irfanı sünnet
Kalbin iki kapısı var denmişti. Bir kapısı iki dalın arasında idi. Ona dair yeterli ayrıntılar verildi. Bir kapısı da iki kaşın ara yerindedir. Nefis ejderhası orada hükümrandır. "İskender Aynası""olana rabıta o nefsi helak eder. Kalp mülkünü fethetmek, rabıta vasıtasıyla sana tez müyesser olur.
İskenderin aynası şarap kadehidir bak
Ta ki sana Dara'nın mülkünün ahvali arz olunsun.
Ey keramet sahibi, ey selâmetin şükran alâmeti, teftiş yüzünü göster nur bekleyen dervişleri
Asayişi (huzuru) tefsir etmek istersen şu iki harftedir: Dostlarına lütufla, düşmanlarına da yüzlerine gülerek davran.
Rabıta olmazsa o ejderhayı öldürmek çok çetindir. Evliyaların övünç sebebi ve bilginlerin sermayesi olan Şeyh Mevlânâ Cami (k.s.) Hazretleri yukarıdaki hikmetleri beyitlerinde buyuruyorlar ki;
İskender'in aynası, aşk şarabının kadehidir. Ona can ve gönülden bir samimiyet ve muhabbetle bak ki, Dara diyarının halleri makamında olan kalp mülkünü sana açsın. Ey keramet sahibi! Ben kararlılık gösterip o aynayı bekleyemiyorum. Bu kârsız, bu sermayesiz dervişin halini bir teftiş et. O, senin himmetine kalmış; artık başka bir kurtuluş yolu yok.
Allah (c.c.) velilerin sohbet meclislerinde oturanlar, zikir meclislerinde bulunanlar, CÜLİS ULLAH olurlar. Yani Cenâb-ı Allah'la (c.c.) oturanlardan olurlar. Böylece meclislerde oturanların ŞAKİ (dalâlette) olmayıp SAİT (saadete ermiş) olacaklarına dair müjdeler arasından, Cüneyd-i Bağdadî (k.s.)
"beni görenler Cehenneme girmez" ve "Beni görenler HAKK'ı görmüştür" buyurmuşlar. Hz. Resulullah (s.a.v.) Efendimizi Ebu Cehil "O Ebu Talib'in yetimidir" diyerek görürdü. Peygamber gözüyle görmezdi ki, Cehennem ateşinden kurtuluşa ere, Hz. Cüneyd'in bu mübarek sözlerine, Cenâb-ı Allah'ın ilâhî sırlarından ve lütuflarından habersiz olan bazı âlimler itirazda bulunurlardı. Bunların bu itirazlarını Alaüddin Attar (k.s.) Hazretleri işittiler, "itiraza mahal yoktur. Her kim itiraz ediyorsa; çok değil, iki üç gün bizim sohbetimize devam etsin" buyurdular. İtirazcılar devam ettiler; ayaklarına kapanıp af dilediler. "Hata etmişiz, tövbe olsun" dediler.
Yazarın notu: Balı hiç ağzına alıp tatmamış kişi ne bilsin ki bal nasıl bir şeydir).
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ;
Şahı Nakşibend (k.s.) Hazretleri, evliyaların bakışlarının kimya olduğu hakkında "Nazar-ı EVLİYA KİMYA'ST", yani "Allah (c.c.) velilerinin nazarı kimyadır" buyurmuşlar. Kimya olduğuna sana kesin inanç ve kanaat gelmelidir ki, "O kimyayı birinde olmazsa birinde, onda da olmazsa öbüründe; bir gün olur ki, elbette elde ederim" diyerek, evliyanın nazar ettiği (bulunduğu) yerlerde daima hizmete hazır dolaşasın. Sürekli olarak, gözleri önünden ayrılmayasın.
EVLİYAULLAH ile düşüp kalkmak fırsatını ganimet bil. O fırsattan istifadeye çalış. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: "Bahar serinliğini fırsat bilin, çünkü o bedenlerinize; ağaçlarınıza fayda verdiği gibi fayda verir. Sonbahar soğuğundan ise sakının. Çünkü o, bedenlerinize;
ağaçlarınıza ettiğini eder." Bu Hadis'in yüce manası size Allah (c.c.) hidâyet murad edip bir veli mürşide yetiştirdiği zaman; yahut refikiniz veli değilse gece-gündüz mürşide hasret dönerek böyle bir Allah (c.c.) velisini arayıp bulduktan sonra ona kavuşmayı bahar günleri gibi kendinize ganimet biliniz. Zira kâmil mürşidler, ağaçlarınıza hayat ve tazelik bahşeder. Bahar serinliği, yani bahar ve yaz mevsimleri gibi, vücut ikliminize tazelik ve canlılık verir, demektir. Mevlânâ Celâleddin-i Rumî (k.s.) bu Hadis-i Şerifin tesiri hususunda Mesnevi'de şöyle buyurmuştur.
ŞİİR
Çeşm-i Ahmed ber Ebubekir Zede
Evziyek Tasdik-i Sidik amede
Yani, Hazret-i Resulullah (s.a.v.) Efendimizin bir nazarlarının çarpmasıyla, Hazret-i Eubekir-i Sidik (r.a.) Efendimizin tasdiki derhal huzura geldi. Mesnevi: Necmeddin-i Kübra'nın (k.s.) bir nazarı, bir iti bütün diğer itlere baş kıldı.
Sen ki, "Muhakkak Biz, insanoğlunu yücelttik" ilâhî hitabıyla vasıflandırılmış insan sınıfındasın. Necmeddin Hazretleri'nin bakışına hedef olan köpek diğer köpeklere server (baş) olursa, kendin için gayretin o kadar eksik midir ki, bir köpek kadar da feyiz almaya kabiliyetli olmayasın? Hüner, evliyaların peşinden ayrılmamaktır.
MANZUME
Hak velilerinin nazarlarının faydaları pek çoktur.
Gerçi velilerin bakışlarına hedef olanlar, onları tanımasa da.
Çünkü onların bakışları kimyadır.
Gözlerinin hareketlerini, diğer hemcinslerinden ayrı tutarım.
"Necmeddin 'in bakışlarına hedef olan köpek, bütün diğer köpeklerin başıdır. "
İyiler ile oturup kalkmak kimyadır, (yani kişiyi kimyevî etki gibi değiştirir).
"Allah 'in (c.c.) makbul kullarlyla oturmak kimyadır.
Onların nazarı olduğunda, kendi tesirin nerede kalır? "
Dilberin tek bakışını anlatmak meyamnda Hafız-ı Sirazî (k.s.) Hazretleri şöyle buyurmuştur:
Eğer o genç ki, Şirazî bizim gönlümüze el attı,
Yanlış söyledin, hata yaptın; onun değerini bilmedin,
Dilberin tek bakışının karşılığında her iki dünyayı da
veririm.
Meşayih-i İzam'ın Allah (c.c.) sırlarını yüceltsin, meclislerine git ki nazara rast gelesin. Cenâb-ı Allah'tan (c.c.) korkmanın hakkını yerine getirerek Allah'tan (c.c.) korkmaya muvaffak olmak, Allah'tan (c.c.) gayri şeyleri (masivayı) kalpten çıkarmaya bağlıdır. Masivayı kalpten söküp çıkarmakta kâmil bir şeyhin (nice nice âyetler ve hadislerle rabıta sabit olmuş olduğu üzere) mübarek huylarını ve hallerini hayal hazinesine getirmekle mümkündür. Şeyhin hayâli kalbe girince, artık nefis ve şeytan o kalbe vesvese veremez. Vesvese, dünyanın kalbe hükmetmesinden meydana gelir. Allah'tan (c.c.) gayrisini (masivayı) kalpten çıkarmak nasıl olur? Göz bir sureti gördüğünde o suret kalbe girer. Meşayih'in (yani tarikat uluları, şeyhlerinin) (Allah (c.c.) onların aziz sırrını taktis etsin) Rabıtasını kalbine koy ki, diğer suret ondan çıksın "Sen dersin ki, rabıtaya gerek olmaksızın Allah'ı (c.c.) kalbime korum. Ama koyamazsın! Onların rabıtaları kalbin parlatıcısıdır; kalplerin cilâsıdır. Nefsi helak edicidir.
Rabıta, nefsi ne şekilde helak eder? Bu, yukarıda İskender aynasının yazıldığı yerde açıklandı. İnsanlara iyilik yapıp, bakıp gözetmekle Yüce Allah'a (c.c.) yaklaşmaktan, aklın çeşitleri ile tabir buyurulmuş olan büyük şeyhleri (Allah (c.c.) aziz sırlarını takdis etsin) tavassur ederek Allah'a (c.c.) yaklaşmanın derecelen ve rütbelerinin; dünyada insanlar indinde, ahirette de Allah (c.c.) yanında onlarınkinden önce geçip ziyade olacağı hakkında şu Hadis-i Şerifle sadır olmuştur. Hadiste: Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki; "Ey Ali! İnsanlar Allah'a (c.c.) iyilik kapılarıyla yaklaştığında sen O'na aklın çeşitleriyle-yollarıyla yaklaş. Ta ki dünyada insanlar yanında; ahirette de Allah (c.c.) yanında derece ve mertebeler itibarıyla onlardan öne gecesin."
Bu Hadis-i Şerife göre sevdiğini nasıl seversen öyle sev ki, seni "Rehberin himaye ve gölgesi, Hakk'ın zikrinden iyidir; onun sohbeti, ondan önce yaptığın yüz sohbetten daha iyidir" anlamındaki meşhur beyitle övülen ve tarif edilen bir kâmil mürşidi bulup onun yüce eşiğinde köle olmaya âşık ve vurgun etsin. Ey Ali! diye buyurulan, Hadis-i Şerifi'nin tefsir edilmesi gerçeği meyanında Mevlânâ mübarek Mesnevi'sinde şöyle buyurur:
"Ey Ali! Bütün ibadet yollarından, Allah 'in (c.c.) has kullarnın himayesi daha iyidir,
Her kim ki Bekir 'in taatine tutulmuşsa, Kendilerine Allah 'in (c.c.) halis kulları sebep olmuştur.
Hadis-i Kudsi'de şöyle buyuruluyor ki: "Kulum beni nasıl tanırsa, ona öyle muamele ederim. Kulun zannına muhalefet olmaz." Yüce Allah (c.c.) "Ben, bana zannı olan kulumun yanındayım. Zannına muhalefet etmem" buyuruyor. Bir kimsenin zannı, ihlâslı olması demektir.
HİKÂYE: Cenâb-ı Allah (c.c.) üç defa "Lebbeyk" buyurdu (istediğin nedir, yapayım anlamındadır). Üçüncü Lebbeyk'te Cebrail (a.s.), bakalım, bu hitap kimedir, diye yerleri-gökleri araştırmış ve kimseyi bulamamıştı. Sonra geldi, yalvararak sual etti. Aziz olan Allah'tan (c.c.) hitap geldi, ki: Git, falan kilisede bir kulum var. Ona hitaben "Lebbeyk" diyorum. Bu buyruk üzerine Cebrail (a.s.) kiliseye vardı. Baktı ki putun önünde, şapkası elinde bir keşiş; iki gözü iki pınar olmuş, ah ve figan ederek "YA SANEM! YA SANEM, yani ey put! Ey put!" der; döner durur. Bir adam da, bu papazın boynunu vurmak için kılıç elinde fırsat kollarmış. Bu adama ansızın bir hitap gelir ki:
Behey zalim, insafsız! Âşık olduğunun yolunda yaş yerine kan akıtan bir âşığı öldürmeye haya etmez misin? Çek elini, bak ona şimdi ne söyleteceğim.
Bunun üzerine papaz YA SAMED! YA SAMED! (Yani, ey her şey kendisine muhtaç olup, kendisi hiç bir şeye muhtaç olmayan Allah'ım (c.c.) demeye başlar. Bu adamın da, korkudan kılıcı elinden yere düşer.
Dininde gayretsiz ve kararsız olanlar; ister Müslüman olsun, ister başka bir dinde ve mezhepte bulunsun gevşek ve yarı buçuk oldukları için bir şeyleri yoktur. Bulunduğu dinini sıkı tutana Rabbani hidayet yetişir. Bildiğiyle amel eden ilâhî hidayet bilmediğini de öğretir. Onu doğru yola götürür, "Kim ki Allah (c.c.) için olursa, Allah da (c.c.) onun için olur."
Papazın ihlâsı ve zannı öyle olup ona sağlam sarıldığından Yüce Allah (c.c.) onu tecellisine mahzar etti. İhlasın köklerinin pek ve sağlam olması fayda verir. Böyle ihlâs (samimiyet) sahiplerinin gittikleri yoluna çıkarır. (Yazarın notu: Doğruluk ve samimiyetle (ihlâsla) Yüce Yaratanı çağırmak hünerdir. Şirk (Allah'a açıktan veya dolaylı ortak koşmak) ve riya (insanlar görsün ve desin diye iyi iş yapmak) elbisesini üzerinden çıkarmamış isen; istersen Kâbe-i Muazzama'nin bekçisi ve Ravza-i Mutahhara'nın (Hz. Peygamberimizin mübarek kabrinin) ziyaretçisi ol, eline bir fayda geçmez.
Putperestler falan kendi dinlerini hak din sanırlar ki, putperestlik ederler. İşte bulunduğu mezhebde (yola) sahip çıkmayıp hafif tutarak giden putperestler, Müslüman da olsalar dinlerinin kıymetini bilmeyeceklerinden; ister onda kalsın, ister bunda bulunsunlar; kârsız ve faydasızdır. Putun karşısında yanıp yakılan kişi, şayet İslâm yoluna gelse, Yaratıcısına çok sağlam sarılacaktır. Buyurdular ki;
"gider puthaneye oturur, putun önünde secde ederim... Din ve imanı severim."
"Kendisini bir ihlâs sahibi harekete geçirmiştir" manasındaki ince anlamlı beyit için, bu kadar açıklama yeterlidir.
Pirlerin (tarikat rehberlerinin, büyüklerinin; diğer tabirle meşayih'in) yardımlarının gölge ve himayesinde bulunmanın kıymet ve şerefini bildirmek için Şeyh Sa'di (k.s.) şöyle buyurur:
"Kim ki, onun yardımının gölgesindeyse,
Onun günahları ibadet; düşmanları dost olur. "
Yani Hz. Ebubekr-i Sıddık'a bağlıdır. "Sıddıklar -doğrular- ile beraber olun ilâhî emrine boyun eğmişiz. "Kişi sevdiği ile beraberdir" ve "kişi dostunun dini üzerindedir" öyle ise kimlerle dostluk ettiğinize iyi bakın!" hadis-i şeriflerine de muhabbet ve güvenimiz sağlam olması sebebiyle; Resulullah (s.a.v.) Efendimiz'den bu ana kadar sağlam ve kesintisiz delillere dayanarak sıddıkıyet ve irşad tâcma mazhar olan ve doğruluğu yayan MEŞAYİH'İN (şeyhlerin) saadetli meclis ve huzurlarında Allah'ın nimetlerine hamdeder bulunmayı, hemen ve Rabbani hidayet sayesinde kendimize ganimet bilip; mucize ve kerametler isteyenler arasından sıyrılarak; onlara biat edip muhabbet eyledik. Bu tereddütsüz biatin (yani Medine'deki müminlerin. Mekke'de Peygamberimize iki defa biat etmesinin ve diğer sahabelerin Hz. Resulullah'a uymalarının aynasıdır. Allah'a (c.c.) şükürler olsun. Bu ancak, Rabbimizin fazl-u ihsanındandır).
RUBAİ (DÖRTLÜK)
Dünyayı istemem, ben yüzünün âşığıyım,
Başkalarını istemem, ben yârin çılgınıyım.
Dediler ki; Onun aşkı yolunda yüzlerce can bir arpa tanesidir.
Onun işi can almakta olsa, vallahi ben gene Onun talibiyim.
Yani, biat ettiğim Pirimin-Şeyhimin yüzünün âşığıyım; dünyayı istemem. Ben yârin çılgınca âşığıyım, ağyarı (başkalarını) istemem. Onun aşkı yolunda yüz can, bir arpa kadardır. Bu muhabbet yolunda can bir arpa tanesi değerindeyse, vallahi onu da esirgemem veririm.
"Dünya bir leştir. Onun isteklileri de ancak köpeklerdir" Hadis-i Şerif indeki taliplerden olmamak için; sıddıklık gömleğine bürünen Tarik-i Sıddikî ehli, yani Nakşibendîler dünyaya ve paraya gark olsalar dahi; gönüllerinde aşkının çılgını oldukları yârlarının sevgisinden, muhabbetinden başka bir muhabbet taşımazlar. Bu necib taife öyle ulu, yüce ve mukaddes topluluklardır ki, onlar ile düşüp kalkanlar saadet kimyasını bulurlar.
RUBAİ (DÖRTLÜK)
Dervişler fanilik tahtına oturmuşlardır.
Her iki dünyadan ve kendi varlıklarından geçerek.
Varlık sarhoşluğunu altına çevirmek istersen,
Onlarla ol; çünkü onlar iksirdirler.
Burada terennüm edildiği gibi, dervişlerin, fanilik tahtında oturup her iki dünyaya da iltifatları olmadığı gibi; eğer bir kimse tunç gibi sararan varlığının saf altın olmasını isterse, dervişlerle beraber olsun. Çünkü, onlar kimyadırlar, buyuruyorlar. "Mennan olan -nimetleri sayısız- Allah'ın (c.c.) zikri hususunda kardeşlere hediye" isimli kıymetli risalede (kitapta) buyuruluyor ki; Rabıta, mürşidini şahsen tahayyül etmektir. Bunun yolu ise, salik'in (tarikat müntesibinin) tevazu ve çaresizlik üzere olduğu halde, mürşidinin şemailini hatırına getirip, sanki alnını mürşidinin alnı karşısına getirerek, feyizlerin hazinesi olan iki kaşı arasına bakarak ondan feyz istemektir. İki kaşın arası, Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin ecdadında NUR-U MUHAMMEDI'nin durduğu yerdir ki, feyiz ve nurun indiği yerdir. Ve bu hayalde canlandırma ve rabıta sebebiyle, kalp Allah'ı (c.c.) zikretmeye hazır hale gelir.
Râbıta'ııın İslâm'a göre (Şer'an) caiz ve gerekli olduğuna; büyük meşayih (Allah (c.c.) sırların aziz etsin) Hazretleri pek çok deliller açıklamışlardır. Eğer bu delillerin hepsini yazmaya kalksak; ana konudan dışarı çıkıp burada tercih ettiğimiz özetle anlatmaya aykırı olacağından sadece rabıtayı inkâr edenlerin inkârlarını defetmek üzere birkaçını zikretmekle yetineceğiz.
Bilinmelidir ki, KEMÂL-İ ŞUHUD'a varmanın meydana gelmesi, telkin nuru ye SÂDIKLAR ile beraber olmak iledir. Nitekim (Cenâb-ı Hak Azze ve Celle "Sâdıklarla beraber olunuz" (Tevbe 119) mealindeki âyet-i kerimesiyle bunu emir buyurur. Bu beraberlik görünüş ve.manevî olarak ikiye ayrılır. Görünüşteki (suri) beraberlik SIDK (doğruluk) ehline bağlanmak ve onlarla oturup kalkmaktır. Manevî beraberlik ise, manevî münasebetler kurmaktır. Yani eksiksiz muhabbettir.
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDULAR Kİ;
diğer tarikatlarda gerçi rabıta yoktur. Fakat onların da kendi şeyhlerine muhabbetleri, bir çeşit rabıta demektir. (Şeyhe muhabbet ise, bütün tarikatlerin en büyük esasıdır).
Muhabbet ise, sevilenin daima hayâl edilmesi ve hatırda olmasını gerektirir ki, Hazret-i Resulullah (s.a.v.) Efendimiz'in "Kişi sevdiğiyle beraberdir" Hadis-i Şerifi buna işarettir. Yazarın notu: Bu "Kişi sevdiği ile beraberdir" mealindeki hadis, "Yaşadığınız gibi ölürsünüz, öldüğünüz gibi haşrolursunuz" hadisini teyid ediyor. Sekeratta, ölümde, kabirde, haşirde, neşirde, sualde ve kitapta ve mizanda, Cennet ve Cemalullah'ta daima rabıtandan uzak olmayıp, sevdiğin şeyhinle beraber bulunsan, bundan daha büyük nimet mi olur? Birbirini teyid eden bu iki hadis-i şeriflerin incelenmesiyle, insanın rabıtaya karşı sevgisi kat kat artar. Bu Hadis-i Şerifte, insan dünyada ne ile meşgul bulunduysa, iman atınm en büyük geçidi sayılan son gününde o meşguliyetle gider. Ve vefat ederken meşgul bulunduğu ne ise, kabrinden mahşer meydanına onunla birlikte haşrolunur.
İnsan dünyada velileri sevse, gece-gündüz onların huzur ve hayalleriyle bulunsa; onların hayaliyle, muhabbetleriyle ruhunu teslim eyleyerek veliler zümresinde haşrolsa fena mı olur? Allah (c.c.) bizi bu yüceliğe muvaffak kılsın. Yüce Allah (c.c.) güzel Habib-i Ekremi Hazret-i Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz hürmetine bizim evliyaullahın eteklerinden ellerimizi ve gönüllerimizden iman ağacı olan hayallerini kopartmasın (amin). Evi-bağı, tarlayı-konağı, malı-mülkü, parayi-lirayı sayıklayarak can vermek yüzünden iman cevherini kaybetmekten başka ele ne geçer? Allah bizleri (c.c.) böyle bir akıbetten korusun.
Bir de "kişi bir şeyi severse, onu çokça anar" hadis-i şerifinin, bu iki hadis-i şerif ile tam bir münasebeti vardır. Eğer sen, "Kişi sevdiği ile beraberdir' had isindeki muhabbet hususunda; ne edeyim ki, o muhabbet bende meydana gelsin, ben de sevenlerden olayım ki sevenler hakkındaki büyük müjdelere dahil olayım dersen; muhabbet etmenin yolunu, esaslarını bu hadis-i şeriften öğren. Yani sevdiğini çokça an! Ve o vasıtayla ölüm sekeratı esnasında, kabirde, haşirde, neşirde onunla beraber bulunacağın da hadis-i şerifte sabit olmuş bulunarak, yolun Allah'a (c.c.) dayansın.
Sözün kısası, şeyhin zikrinin Allah'ın (c.c.) zikri olduğunda tereddüt edecek bir yön kalmadı. Ayrıca feyz ve bereket almak da, muhabbet miktarınca olur. Ve tarikatta, rabıtada şeyhine yoldaş arkadaş olmaktır. "Önce yoldaş, sonra tarikat" denilmiştir. Bu bilinmezlerin bilinmeyenine giden bir yoldur ki, kâmil mürşid elinden tutmadıkça yola koyulup gitmek oldukça zordur. Hak Subhanehu ve Teâlâ Hazretleri "Ona bir vesile isteyin" buyurmuştur. Mecazî (dünyevî) sultanların makamlarına vesilesiz, vasıtasız ulaşmak mükmün olmayınca; hakiki Sultan ve gerçek Şahlar Şahının dergâhına vesile kesinlikle lâzımdır.
Müşahede makamına varmış ve Allah'ın (c.c.) zatî sıfatları ile hakikate ermiş bulunan kâmil şeyhe rabıta etmek, müridin kalbinden Allah'ın (c.c.) zikrine kabiliyet peyda eder. Hüccet-ül İslâm İmam-ı Gazali (k.s.) "İhyau'1-Ulûmi'd-Din" adlı eserinde, namaz bahsinde (Namaz kılan kişi tahiyyatta "ESSELÂMU ALEYKE EYYÜHEN NEBİYYÜ VE RAHMETULLAHİ VE BEREKÂTUHIT, yani "Ey Peygamber! Allah'ın (c.c.) selâmı rahmet ve bereketleri senin üzerine olsun" derken, kalbe Hazret-i Muhammed Efendimizin (s.a.v.) mübarek suretlerini ve ahlâklarını getirip, doğrudan ona hitap ederek huşu içinde olması lâzımdır) demiştir.
Bu ise şanı Yüce Peygamber (her şeyin sahibi ve nimet vericisi olan Allah'ın salat ve selâmı üzerine olsun) hazretlerine rabıtadır. Ve İbn-i Abbas (r.a.) Efendimiz'in, aynaya baktıklarında Hazreti Muhammed'in yaratılışının nuranî suretini görüp kendi suretini görmemesi; rabıtada fani olmaktır ki, bu da rabıtayı isbat eden delillerden sayılır. Şeyhin sureti daima müridin hayal hazinesinde olmalıdır. Ona rabıta nisbeti derler. Hazret-i Mevlânâ Celâleddin-i Rumî (k.s.) Efendimiz, "rehberin koruma ve desteği, Hakk'ın zikrinden iyidir. Onun sohbeti, bütün geçen yüzlercesinden daha evlâdır" buyurdukları makamda bu nisbete işaret etmişlerdir ki; şeyhin suretini yüce tarikatta bilinen ve belirli plân şekilde hıfz etmekten ibarettir.
Yani, zikr her ne kadar zâtında şeref ve fazilet sahibi ise de, rabıta tarikata, yeni girmiş olan kişiye zikirden daha çok faydalıdır. Zira yeni başlamış olan mürid süflî âleme tutsak ve düşkündür ve ulvî âlem ile münasebet sahibi değildir. Ve çok Yüce ve Celâl sahibi olan Cenâb-' Allah (c.c.)'tan feyiz ve bereketleri vasıtasız almaya kabiliyetli olmadıkça; iki yönlü bir aracıya muhtaçtır. Bu aracı, yüce âlemden hisseyab olmuş ve halkı davet ve irşad için süflî âleme gönderilmiş olsun. Ve birinci münasebet yoluyla gayb âleminden feyiz alarak; süflî âlem olan ikinci münasebet yoluyla, o feyizleri kabiliyet sahiplerine ulaştırsın. Seyyid Şerif Cürcanî (k.s.) "Şerh-i Mevakif " adlı eserinde "Evliyanın suretleri müridlerine zuhur eder. Onlar da o suretten feyiz alırlar ve nurlarından yararlanırlar" diyerek rabıtaya işaret etmektedir. Ebu Said Harimi.(k.s.) de "Risale-i Nakşiye" adlı eserinde "tarikat saliki ya Peygamber (s.a.v.)'nin şemailini veyahut da şeyhinin suretini hayalinde canlandırmalıdır" diye açıklamıştır.
Tarikata yeni girmiş salik için, kâmil mürşit ile alâkalanmak önemlidir. Çünkü mürşidin ilâhî hakikat ötduğu yönü ile ona yönelmek, fani olmayı ve cezbeyi sonuç verir. (Yazarın notu: Yukarıda Hatm-i Hace'nin faziletlerini açıklarken, tarikat faniliktir. Fani olmaya karşılık olarak da Nakşibendîler'in Hatm-i Hace'lerinde rabıta vardır; rabıta, fani olmaktan bir eserdir, diye yazılmıştı. Şimdi burada şeyhe teveccüh etmenin fena ve cezbeyi sonuç verdiği buyurulması da onu pekiştirmiştir). Tasavvuf yoluna bağlanan tarikatın hakikatına cezbesiz ulaşamaz. Bunun için tarikata yeni giren kişi, sülukunun başlangıcında mürşide taalluku inkâr etmeyip, Allah'ın (c.c.) masivasını inkâr sebebi olan cezbeyi hasıl etmelidir. Şöyle ki; tarikata yeni giren kişi, sülukunun başlangıcında mürşid de Allah'tan (c.c.) gayr'dır, yani masivaullahtandır.
Allah'tan (c.c.) başkasmın terki lâzımdır, diye düşünerek mürşide muhabbet ve teveccühü terk eylese sü-lukundan düşüp; fena ve terk zevkine ulaşmaktan mahrum kalır. Şüphesiz her şeyi yerinde inkâr etmek gerekir. Müridin rabıtasının başlangıcı zorluklara katlanarak muhabbeti celbetmek, sonu ise sağlamlık ve fenadır. Ve muhabbet ve rabıtada sağlamlaşmak "fena fişşeyh'M, yani şeyhinde yok olmayı sonuç verir ki bu ise "fenafıliah"ın, yani Cenâb-ı Allah'ta (c.c.) yok olmanın başlangıcıdır.
İmam Masum (k.s.) Hazretleri'ne "Fena fışşeyh meydana gelmedikçe, fena fillâh olur mu?" diye sorulduğunda "Şeyh, feyzimizin vasıtasıdır. Şeyhte yok olmadıkça Allah'ta (c.c.) yok olmanın meydana gelmesi çok zordur. Bundan dolayı müride gerektir ki, kendi iradesini şeyhinin iradesine tâbi kılıp, kendisini tamamıyla ona ısmarlayıp; onun sohbetinde dahi "teneşir tahtasında yıkayıcının ellerindeki ölü" gibi olmalıdır ki, ne yana çevirirse ses etmesin. Ve bu hususun böyle olması her tarikata elzemdir. Bilhassa Nakşibendi Tarikatı'ndaki feyz verme ve feyz alma, bu yüce tarikatta yankılanma şeklindedir ve dönüm noktası da, sohbet üzerindedir. Ne var ki şeyh ile ona uyan müridin münasebeti ne kadar çok olursa, sohbetin tesiri dahi o kadar çok olur ve feyz alma yolu müridin önünde o kadar açılmış olur."
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ;
Bu yüce tarikat, yani bâtın ilmi, tıpkı zahir ilmi gibidir, asla farkı yoktur. Sen hangi kitabı açarsan, hocan sana ordan ders verir.
Sohbetin tesiri ihlâs derecesindedir. Hiç ihlâsı olmayan kişi sohbetten bir şey elde edemez. Ve eğer bir şahıs Üveysi olarak; Pir'de fani olmaya muhtaç olmayarak, Cenâb-ı Allah'ın (c.c.) katışıksız yardımı onun halinin kefili olursa, o takdirde fena fışşeyh olmaksızın onda fena fi İlah meydana gelmesi olabilir, diye cevap vermişlerdir. Bunun meydana gelmesi ise oldukça nadirdir.
Sözün kısası, şeyhin suretini hıfzetmek demek olan rabıta nisbeti, mürid için zikirden daha çok fayda verir. Ve bunun kendisinde galip gelmesi ve devamı müride en büyük nimettir. Öyle ki. mürid sanki daima huzurdadır ve şeyhinden kolaylıkla feyiz alır. Bu halin meydana gelmesi ise mürşid ile tam bir münasebet kurulduğunun habercisidir. Bununla beraber, mürşidin huzurunun diğer izleri ve başka faydalan da vardır. Ve kemâl haddine ulaşmamış olan rabıta sahibi müride, mürşidin huzuru gerekli ve muteberdir. Ve mutlaka sohbet lâzımdır; sohbet terk edilemez. Müridin suret ve rabıta ile yetinmesi hatadır. Peygamberimizin seçkin sahabeleri (r.a.) olan efendilerimiz Hazretleri, Hz. Resulullah'ın (s.a.v.) sohbetinin devleti ile SAHABE olarak, yüksek derecelere ulaştılar.
ÜVEYS KARANİ Hazretleri, her ne kadar, tarikatın manevî münasebetleriyle bütün varlıkların serveri olan Resıılullah (s.a.v.) Efendimizin mübarek iç âleminden (bâtın) feyiz aldıysa da, doğrudan O'nıın sohbetinin şerefi ile şereflenmediğinden sahabe derecesinden aşağıda ve Tabiin'in cümlesine dahil oldu. (Not: Tabiin, Hz. Resulullah ile görüşmeyip onu sahabelerini gören müminlere denir). (Yazarın notu: Müridin suret ve rabıta ile yetinmesi hatadır, diye buyuıulmasındaki gerçek, ÜVEYSÜ'L KARANİ Hazretleri'nin derecede, sahabe derecesinden aşağı olduğunu düşünmekle anlaşılıyor ki; gereken suret ve manevî rabıta ile yetinmesi cihetiyle, Resulullah'ın saadet huzurlarında bulunan mertebece en geri olanlar ayarında dahi olamamışlardır).
Şeyhin sureti, şeyhin kendisi değildir ve şeyhin kendisine olan ihtiyacı ortadan kaldırmaz. Mürşidin sohbetinde olan feyz, suretinde yoktur; her ne kadar süri uzaklık, manevî yakınlığa engel olmasa da.
Şu halde, zikreden tarikat sâlikinin alçak düşünceler ve yaratılışının gereklerine esir olmaktan kurtulmasının en kolay ve en menfaatli yolu, şeyhin bâtını himmetinden (manevî yardımından) yardım isteyip onu teveccüh kıblesi kılmaktır.
Zira kendisini Hak Subhanehu ve Teâlâ'ya teveccühten (yönelmekten) aciz bilip, mürşidi teveccüh vesilesi kılmak, sonuç elde etmeye daha yakındır. Eğer şeyhin sureti zikir vaktinde de zorlanma olmaksızın müride zahir olursa, onun da kalbe getirip, kalpte saklı olduğu halde zikredilmesi, duruma daha uygundur. Ve eğer rabıta esnasında bir (manevî) sarhoşluk ve kendini kaybetme-kendinden geçme hali ortaya çıkmaya başlarsa; sureti yönelmeyi terk edip, bütün varlığıyla ortaya çıkışa başlangıç teşkil eden duruma yönelmesi gerekir. Böyle masivadan geçmek zamanına USUL ve ŞUHUD denir.
Sâlikin şeyhe olan rabıtasına münasebet oluşturması, şeyhe muhabbet ve hizmet ve zahiren ve bâtınen (dışı ve içiyle) onun edeplerine uymakla olur.
Rabıta nisbeti galip gelmeye başladığında;
"Aşkın şiddetinden kapı-pencere aynalaştı;
Her nereye bakar isem güzel yüzünü görüyordum "
beytinde ifade edildiği gibi, kendisini şeyhin aynisi ve onun giysisi ve sıfatları ile sıfatlanmış bulur ve her nereye baksa şeyhin suretini görür. Bu bölümde asıl dikkate değer ve en büyük şartı oluşturan husus; salikin tarikat alıp rabıta eylediği şeyhinin kâmil ve mükemmel olmasıdır. Zira sâlikin isteğinde gevşeklik sebeplerinin çok kuvvetli olması; sülük ve cezbe işini tamamlamayıp, kendini şeyhlik postuna oturtmuş olan bir eksik şeyhe başvurarak tarikat devri almak halinde; tarikat isteyene öyle bir şeyhin sohbeti öldürücü zehir ve ders vermede onun yüksek kabiliyetlerini yok eden bir hastalıktır.
Yazarın notu: "'İhsanı bol Allah'ı (c.c.) zikretmenin adabı hakkında kardeşlerin hediyesi" adındaki rağbet görmüş Risâle'den, Mevlânâ Sâmî Erzincanî (k.s.) Efendimiz Hazretleri'nin rabıta hakkındaki bu mübarek sohbetlerine münasip, naklen buraya alınan rabıta bahsi buraya kadardır. İslâm ve tarikat müceddidi Mevlânâ Halid-i Zülcenaheyn Hazretleri'nin (k.s.), inkarcının inkârını defetmek üzere dört mezhebe uygun olarak ve Cennet gibi şen Bağdat'tan Şerefli Şam'a teşrif etmeleri sırasında, yolda kaleme aldıkları "RİSALE-İ HALİDİYE" ve "RİSALE-İ RABITA" adındaki eserlerin de, şer'i deliller ile, yani Kitab (Kur'an-i Kerim, sünnet, İCMA-İ ÜMMET ve FAKİHLERfN KIYASLARI ile isbat etmiş oldukları RABITA konusu da, bir sırası düştükçe ondan hayır ve bereket almak ve kudsî feyzlerinden feyz ve imdad almak ricasıyla kaydedilecektir).
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ;
Celâleddin-i Rumi (k.s.) şöyle buyurmuştur: Yâr bir aynadır. Yüzüne heves etme, yüzünü göremezsin. Aynanın yüzü toplanır, dumanlanırsa, yüzün güzelliğini görmeye perde olur. Huzurunda nasılsan, gıyabında (yokluğunda) da öyle ol! Edeb sahibi olmayan, Rabbin lütfundan mahrum kalır."
Rabıta çok önemlidir, iki yay uzunluğu arasından İskender-i Dara-ya bir yol gider. Yusuf aleyhisselâm'a "Ken'ana gidiyoruz, ne getirelim" dediler. "Bir ayna getirin" dedi. Güzeldir, koynuna kor; çıkarır, çıkarır yüzüne bakar. Yüzüne âşık olur. Cebrail (a.s.) Hazretleri'nin makamı KAB-1 KAVSEYN'dir; iki yaydır RÂBITA'ya gelince o da iki yay arası kadar uzaklıktır. Burada bir muamma vardır; iki yayın arasında yol kesiciler vardır. Yol açık olmazsa TAVAF olmaz. Niçin iki yayın arasına rabıtayı koymuşlar? Şeyhin iki kaşı arasına rabıta eden iman ehli insanlar, yol kesicilerin korkusundan emin olarak, iki yay mesafesi arasından DARA MÜLKÜ'nü fetheder.
Şeyhin nazarı kime ki dokundu; yay gibi olan kaşlarının arasından ok atı; kirpikleri oktur. Gönle kızgın demir damgası, bir yara, bir ok vurdu. Sevgi ile, muhabbetle iki kaşın arasından baktı; hırsızlar helak oldu, yol açıldı tavaf oldu. Rabıtanın çok bahislerinden bir bahsi de budur.
Bazıları rabıta yapanlar için "şeyhe tapıyor" derler. Yok öyle bir şey; tapmak yok! Ya ne yapmış ki, tapmak olsun? Tapmak, bir şeyi veya kişiyi karşısına alıp ona ibadet etmektir. Şah-i Nakşibend (k.s.) öyle buyurmuş: Tarladan sürenine ne akseder? İnsana bakarsan yüzün ağarır. HOCA-İ AHRAR (k.s.) Hazretleri nin bir müridine bir molla namazda rabıtayı çıkar da öyle kıl. Yoksa şirk -Allah'a (c.c.) ortak koşmak- olur" demiş. O mürid ise. "Benim bu hayalim Allah (c.c.) için bir tahayyüldür. Senin gözün eğridir de onun için iki görürsün" diye mukabelede bulunmuş.
Bu durumdan HOCA-İ AHRAR'in haberi olmuş. Bir gün o mollaya "Molla, git falan dolapta bir şişe var; al, getir" buyurur. Molla, gider; gözü şaşı olduğu için bakar ki iki şişe var, gelir" şişe bir tane değil, iki şişe var; hangisini getireyim? der. "Git, orada iki şişe yok; tek bir şişe var" buyurunca, "Gözüme mi inanayım, sana mı inanayım?" demesiyle, Hoca da "öyleyse git, o şişelerden birisini kır: diğerini getir" diye emreder. Molla gider, şişenin birini kırar, bir de bakar ki öteki şişe de kayboldu. Sonra ferman buyururlar ki; "Senin gözün eğri olduğundan çatal gördün. Şişenin birini kırsan, Allah (c.c.) şişesini de kırarsın. Bir adamm gönlünden şeyhi çıkar: Allah da (c.c.) çıkar. Bunun gibi Allah'ı (c.c.) çıkarırsan, Şeyhi de çıkar."
Hoca-i Ahrar (k.s.) sonra bu Molla'ya buyururlar ki; "Kalbin dükkâna gidince müşrik olur mu?" Molla, "olmaz" der. Bunun üzerine "kalbin dükkâna gittiğinde müşrik olmuyor da, ey münafık! Kalbe bir mümin gelse neden müşrik oluyor" buyururlar. Rabıtaya dil uzatan bazıları, rabıtanın ne olduğunu bilmezler. Daha iyi bir yol yoktur. Nakşibendîler'in yolu, aynı ashab yoludur. Yeter ki, kişi gayretli olsun; kahraman ve yürekli olsun; vefakar olsun. Saydıklarım şarttır. Yağmurda, yaştan-çamurdan; soğuktan-sıcaktan; varlıktan-yoksulluktan; hastalıktan, falandan kendine bir ağırlık gelmesin. Yiğitliği elden bırakmayıp gayretli ve vefalı olsun. Böyle adam maksadına yetişir.
SOHBETLER (4)1904
PİRİ SÂMÎ (k.s.) BUYURDU Kİ; falan kimse bize haber göndermiş ki: "O senin şeyhin; benim himmetim var desin... Ben ona inanmıyorum. Eğer himmeti var ise, beni bu inkarcılıktan vazgeçirip kendisine cezbetsin (çeksin)." Biz dahi o haberi getiren adama dedik ki; git söyle ki bizde himmet yoktur. Bizi buraya yüksek himmeti i bir pir göndermiştir. Himmet onun himmetidir ki pek yücedir. Himmetini bizim vasıtamızla buralara tanıtmıştır. O himmetten hissedar olmayan yoktur.
Ama ne var ki herkes bir türlü hisse kapar. O adam da o himmeten kabiliyetine göre münkirlik kapmış. Kendinin talebesi ve hem de yakın akrabası olan falanca kişiyi, o himmet idi ki irade dairesinden çekip aldı. Bunun kabiliyeti varmış. Vücut perdesinde kalanların hissesine münkirlik isabet edip kemiklerine işlemiştir; çıkması çok zordur. Sonra, sohbette haza bulunanlara hitaben buyurdu ki: "Bir adam şeyhinden himmet istese, o adam Allah'ı bilmiyor. Benim marifetim, benim muhabbetim var; ben böyleyim, ben şöyleyim dese, o adam Allah'ı bilmiyor demektir.
Kul olan demelidir ki, bunu bana Allah verdi. Neyim varsa hep onun lütuf ve keremidir ki bana ihsan etmiştir. Ama vücuttan çıkıp da Allah demelidir ki ŞEKUR'luk (yani çok çok şükredicilik) meydana gelsin. Şükrü herkes yapar, ama ŞEKÛR kullar az bulunur. İnsan şekûrluk derecesine yetişmeye çalışmalıdır. Bari dil ile olsun öyle demelidir. Yani her neye mâlik olur isek Allah'ın lütfü ve keremi olduğunu söylemektir. Böylece devam ede ede, Allah kerem eder de bu söz sonra sana hâl olur, kalır. Cenâb-ı Hak, Kerim kitabında "Eğer şükrederseniz, muhakkak size nimetlerimi arttıracağım ve şayet inkâr ederseniz, şüphesiz azabım çok şiddetlidir buyurmuştur. Yani eğer nimetlere şükrederseniz, yani sahip olduğunuz herşeyin Allah'ın lütfü ve keremi olduğunu bilirseniz Yüce Allah nimetinizi arttırır ki "kulum bana şükrünü artırsın" diye. Eğer kendinizi ortada görüp "ben" ve "benim" demekle kavuştuğunuz nimeti kendinizden görür de nimeti inkâr ederseniz, Benim azabım ağırdır, demek olur.
Cenâb-ı Hak burada azabının şiddetini, hiddet ve pekiştirme makamında göstermiştir. Bundan anlaşılıyor ki vücud kadar Allah'ın öfkelendiği bir şey yoktur. Zira vücud, yani ENANİYET; Allah'ı örtüp kendisini görmektir. Bundan daha büyük kabahat olur mu?"
Bu sırada huzurdakilerden birisi dedi ki: "Biz vücuddan nasıl geçeceğiz?"
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ; "Her neye mâlik (sahip) olursan, bu Allah'ın ikramıdır, bunu pirimin hürmetine Yüce Allah bana ihsan etti. Bu benim pirimin himmetinin eseridir." Böyle diye diye, Allah kerem eder de. bu söz sonra hali olur, kalıcı olur. Allah'ın nisbeti ağırdır. İnsan o nisbete tahammül edemez ki, birdenbire Allah'ı aklına getiremez. Hayra mahzar olunca bu Allah'ın lütfü demelidir ki sırf onun fazi ve kereminden bana yetişti ve bir zarar görünce "Bu Allah'ın kahrıdır ki nefsimin şanından, yani nefsim tarafından meydana geldi" desin. Ama şeyh kendi cinsinden olduğu için Onun nisbeti hafiftir. Ona tahammül edebiliyor. Demezler mi ki, insan fenâfışşeyh olmadıkça fenâfiliah derecesine yetişmez.
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ;
"Dünya sevgisi bütün hataların başıdır, dünyayı terketmek ise bütün ibadetlerin başıdır" mealindeki hadis-i şerifin açıklanması meyanında buyurdu ki: "Terk-üd Dünya, dünyayı terk etmek manasında değildir. Dünya sevgisini terk etmek demektir. Bir dükkâncı gelse, bana dese ki "Ben dükkânımı terk edeceğim"; derim ki "terk etme. Eğer boş bir zamanın olursa beş-on gün ibadet ve zikir maksadıyla yalnız kal. Onun lezzeti de başkadır."
"Ama derseniz ki, sen niçin hizmetini terk ettin? Siz bana bakmayın.'" Devamla şöyle buyurdular; "Ben de terk etmedim. Böyle olacak imişim de onun için terk ettirmişler. Memurluk hizmetini terk edip de gelmeseydim şimdi burada oturup size kim sohbet ederdi?"
1320 Senesi Ramazan Bayram'ında ihlâs'adair neşrettiği "Kudsi Sözlerin Cevherleri" arasında buyurdu ki: Hadis-i Kudsi'de "evliyam Benim örtümün altındadır. Benden başkası onları bilmez" buyurulmuştur. Kitaplarda da yazar ki "evliyayı Allah'tan başka kimse bilmez. Ancak ihlâsı olanlar bilir. İhlâsı Yüce Allah ihsan eder. İhlâs sahibi olanlar, velileri Yüce Allah'ın ihsan ettiği ihlâs ile bildiği için; neticede Allah'ın veli kullarını gene Yüce Allah bilmiş olur.
PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ;
"Hafız Şirazî buyurmuştur ki: "Huzuru tefsir etmek istersen şu iki harf iledir: Dostlara lütufla. düşmanlara da iyi geçinmek, yüzlerine gülmektir (mudara). İnanan insanın dostu Yüce Allah'tır. Yüce Yaratanın lütfunu daima unutmayasın! Bırakma ki tek bir nefesin gaflet ile geçsin. Hak Teâlâ Hazretleri buyurmuştur ki; "Sabah-akşam Rablerine dua edenlerle birlikte nefsini sabra alıştır." Yani kulluk makamında sabit olup akşam ve sabah Rablerini çağıranlar ile sabret.
Müridin vazifesi edeptir. Tarikata giren bir kişinin vazifesi Rabbini akşamdan sabaha çağıran, dua eden adamla birlikte çağırmaktır. Müridin düşüncesi bu olmalıdır. Müridlerin bir vazifesi de şeyhine hürmeti görev bilmek, yani lâyık veçhile saygı göstermektir. Şeyhe hürmeti görev bilmekle sakın zannetme ve hiç kalbine gelmesin ki, "Ona bir faydam oluyor." O hürmetin bana zararı vardır.
Ama ne çare ki, senin kârın için biz o zararı çektik. O hürmet şeyhe değil, sanadır. Şah-i Nakşibendi Hazretleri buyurmuştur ki: Biz kendimizi büyüklük makamına koyduk ki, siz küçüklük edip büyük olasınız.
Müridin bir vazifesi de, dünyanın muhabbetini kalbinden çıkarmaya çalışmaktır. Dünyanm muhabbeti akşam ve sabah Rabbini çağıran kişilerle sabretmeye engeldir. Dünya sevgisi Yüce Yaratanı çağırmaya, ona dua etmeye engeldir. Ne var ki dünyanın kendisi değildir engel olan; dünyanın zenginliklerine olan muhabbeti engeldir. İstenen odur ki, gönülde dünya sevgisi olmasın. Müridin vazifesi de, Hz. Muhammed'in şeriatı (yani İslâm Dini) ile amel etmeyi görev bilmek ve şeriata özenle sarılmaktır.
Müridin bir vazifesi de kardeşlerine hizmet etmektir. Meşayihe (tarikat büyüklerine) hürmet etmeyi görev bilmek ve iman kardeşlerine hizmet etmek ve dünyanın muhabbetini içinden çıkarmak; bir de İslâm Dini ile (Şeriat-i Muhammediye) amel etmeye bağlı olmak müridin vazifesidir. Bu dört şeyin bir kişide bir arada bulunması, o kişinin kemâle ermişlerden olduğunu gösterir.
Teveccühte bulunmanın edebleriyle ilgili buyurdu ki: Mürid teveccühte kalbini yumurta şeklinde; kötü ahlâklar ile yaralı, siyah ve paslı olduğu halde bir dilenci çanağı içinde; mürşidin yüzünden gelen nura gark olduğunu farz edip sessiz durmalıdır. Mürşidinin, mübarek isimlerini okuduğu her velinin isminden kalbine bir nur doğduğunu düşünmelidir. Mürşid halkadaki her ihvana (kardeşe) yöneldiğinde, dilenci çanağı içinde farz ettiği yumurtaya benzettiği yaralı ve paslı kalbini; feyz talebiyle bir dilenci gibi, mürşid mübarek nefeslerine karşı tutarak, halkada mürşidin yanında gezdiriyor diye düşünsün. Ve mürşidin mübarek elini Resulullah (s.a.v.) Efendimizin mübarek eli ve nefesini de Hz. İsa aleyhisselâm'ın nefesi makamında şifa verici ve nur bilip, vücudunu ve kalbini mürşidin nefesi önüne götürmelidir. Ve nefes aldıkça kalbinin sağ ve nurlanmış olduğunu tasavvur eder.
Dil (gönül) hastadır hasta,
Bin türlü bende beste,
Bağlandı Nist-ü Heste (yani varlık ve yokluğa),
Ey gönüller tabibi
Sen Hazretin likası,
Her hastanın şifası,
Koymaz gönülde pası,
Ey gönüller tabibi.
Sen Hazretin huzuru
Zevk ve safa buhuru, (denizleri)
Verdin cihana nuru,
Ey gönüller tabibi.
Mübarek adın ey Can,
Alemlerin fahriyle hem-nam (adaş)
Ey Sâmî unvanlı Pir.
Ey gönüller tabibi.
Sevmek-sevilmek ancak,
Senden imiş muhakkak,
Allah 'in gölgesinin elhak,
Ey gönüller tabibi.
Sen merhamet kaynağısın.
Kerem (cömertlik) ummanısm,
Hem övünçler dağısın,
Ey gönüller tabibi.
Rahm 'e oldukça şayan,
Bir kulunuz da Adnan,
Onu sev, eyle ihsan,
Ey gönüller tabibi.
PİRİ SAMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ;
Müslüman için Yüce Allah'ı sevmek, bir de Yüce Allah'tan korkmak ve Allah'a yakın hasıl etmek (tüm şüphelerden sıyrılarak inanmak) önemlidir. Yüce Allah'ı sevmek ve Yüce Allah'tan korkmak, emirlerini tutup yasaklarından kaçmak içindir. İnsan sevdiğinin sözünü tutar, yasaklanndan kaçar. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Allah anıldıkça, onların kalpleri korkuyla titrer." Mümin, Yüce Allah'ı ana ana (zikrede ede) gönlüne korku ve muhabbet gelir. Gönlünde korku ve muhabbet olan günah işleyemez.
"Allah-u Teâlâ hâzır ve nazırdır" demek Müslüman'ın temel inancıdır. Kalpte böyle canlandıra canlandıra; Yüce Allah'a şüphelerden uzak, sağlam inanç meydana gelir. Gönlünden dünya gider. Her neye baksa Allah-u Teâlâ'yı görür. Şair dememiş mi "Hani, Mecnun'un gözünde kim göreydi ki, yerde ve göklerde hep Leyla'nın divanı kurulmuş."
Her şey Yüce Allah'ın yaratması ve icadıyla yapılmıştır. Yüce Allah'ın her şeyde eseri vardır. Çünkü her şeyin yaratıcısı Yüce Yaratıcı olan Allah'tır. Hocanm birisi bir öğrencisine üç sene mantık okutur. Dersini anlayıp anlamadığını imtihan için der ki: "Çarşıya git, bak; Hele mantık bilen var mı?" Öğrenci gider ve sonra dönüp der ki; "Mantık bilen yoktur." Hocası üç sene daha okutur. Yine çarşıya yollar ki "Bak, mantık bilen var mı?" Yine gelir der ki; "Halk cahildir: mantık bilmiyorlar." Hocası onu üç sene daha okutur. Sonra yine çarşıya gönderir. Bu defa gelir, der ki: "Hoca efendi! Halkın söylediği sözler hep mantık. Birisi bir dükkâna geldi, sordu ki: Şu şeyin okkası kaç kuruştur? Dükkâncı, on kuruştur dedi. Müşteri, niçin on kuruş olsun? diye sordu. Dükkân sahibi, bu en kaliteli türdendir, ola'n fiyatı odur, dedi. Müşteri, öyleyse bir okka ver, dedi. Baktim ki bunların bu sözleri doğru ve büyüklük, küçüklük ve neticeden ibaret bir kıyas oldu." Üstadı, talebesinin bu sözü üzerine der ki: "Dersi yeni anlamışsın."
Yüce Allah'ın eserini yaratıklarından müşahede edenin imanı; yakini ve hakiki iman olur. Yüce Allah buyurmuştur ki; "Haberiniz olsun ki, ancak Allah'ın zikri ile kalpler mutmain olur." Yüce Allah'ı zikretmekle yakîn meydana gelir. Hakiki imanı olan kimse öldüğü vakit, şeytan onun imanına musallat olamaz. Yüce Allah Hazretleri şeytanın lisanından hikâye ederek buyurur ki; "Senin ihlaslı kulların dışındakilerin hepsini mutlaka azdıracağım." Şeytan, muhlisleri (ihlâslı müminleri)doğru yoldan azdıramaz.
Yüce Allah'ın hâzır ve nazır (her şeyi gören) olduğuna kalbi itminani, yani yakini olan, O'nun yasakladığı işleri yapmaktan utanır. Zeliha, Hz. Yusuf u (a.s.) yedi kapıdan içeri bir odaya götürüp orada bulunan heykeli bir perdeyle örttü. Hz. Yusuf: "Ey Zeliha! Böyle ne yaptın?" diye sordu. O da; "Bu bir puttur. Seninle yatacağız. Ondan utandığım için yüzüne perde çektim" dedi. Yusuf aleyhisselâm baktı ki, Babası Yakub (a.s.) görünüp, parmağını ısırarak "Haya et!" diye işaret ediyor. Yusuf (a.s.) "Ey Zeliha! Sen bu şeklin -putun- yüzüne perde çektin. Ya ben pederim ile, her yerde hâzır ve nazır olan Yüce Allah'a nasıl perde çekerim?" diyerek kaçtı. İnsan şeyhini emin bilmeli;
Demeli ki; "Allah velileri müridin her hâlini görür. Onların görmesine hiç bir şey perde olamaz. Şeyhine karşı böylesine ka'p itminanı hasıl eden müridin Yüce Allah'ın hâzır ve nazır olduğuna yakini olur. Taşkınlık yapmaktan utanır. Şeyh emindir (güvenilirdir). Emin töhmet altında olmaz. Yani, eminden kötülük gelmez. Şeyhten keramet ve amel gözetlemez. Kerameti, ameli ne yapasın? Şeyhi imtihan etmek haramdır. Kendi şeyhi onu imtihan etmiştir. Daha başkasının yetkisi yoktur. Şeyhler kendi müridlerini imtihan ederler de, sonra feyz verirler. İmtihan ederler ki, bakalım bu mürid feyz ve emanetini koruyabilecek mi?
Büyük Pir Hazretlerinin müridlerinden Abdulkadir efendi evine gitmek için izin aldı. Dedi ki; "Kurban! Evimde ne amel edeyim?" Buyurdu ki: Beni sev, yani rabıta eyle. Yani beni sevmeye tahammül edebiliyorsan, zira kendi cinsindenim. Beni seve seve Allah-u Teâlâ'yı sevmeye tahammül edersin (güç yetirirsin). Sohbet arasında Şeyh Efendi "Bir dilber vurgunum ki, bütün âlem O'nun yasaklarını işleyende muhabbet ile işler. İnsanın kalbinde bir LUBB (öz), ondan sonra bir perde vardır. Oradan sonra kan vardır. Derler ki "kanı kaynadı." O lubbden (özden) bir muhabbet zuhur edip o kan kaynar. Eğer o muhabbetin önünde Allah-u Teâlâ olursa muhabbet ona olur; yani Allah-u Teâlâ'ya kan kaynar ve şayet Yüce Allah olmaz da başka bir şey olur ise, muhabbeti o şeye olur; yani kalbin kanı o şeye kaynar. Cenâb-ı Allah şöyle buyuruyor: "Ancak tövbe edenler, iman edenler ve salih amel işleyenler müstesna. Onların günahlarını Allah hasenata (iyiliklere) çevirir."
Allah'ın dışındaki şeylerden boş tutabiliyorsa, o kimse Allah'ın velisidir. O bir saatlik hatırası için yirmi üç saat zarfındaki işlerini ve gafletini Yüce Allah sevaba çevirir. Yirmi üç saati de huzur ile geçmiş gibi olur.
İnsan ilim tahsiline çalışır. Ama onda dünya korkusu vardır. Hakim olayım, okul hocası olayım der. Ticaret yapar; onda da dünya korkusu vardır. Bunlarda da dünya geçimi düşünülür. Ama gönlüne Yüce Allah'tan gayrisinden boş tutmak, sırf Allah içindir. Bu ise, on bin adamdan bir adama ancak müyesser olur.
Gönlüne Yüce Allah'tan başka bir şey getirmemek, kırk gün çalışmakla olur. Allahu Teâlâ'nın Hazır ve Nazırs olduğunu düşünmek şarttır. Huzur olmazsa, bin sene çalışsan fayda olmaz.
Ferman buyurdu ki: VUSUL (Allah'a varış), fenadan sonra olur ve fena (Allah'tan yok olmak) fenafışşeyh'ten (şeyh'te yok olmaktan) sonra olur ve fenafışşeyh dahi, ancak rabıta ile meydana gelir.
Türbe Resimleri Eklenecektir.